Anılar

GICIRDAYAN OKUL-1

KOLAY BU HALE GELİNMEDİ!

1974 Yılında Erzurum-Narman’ın Todan (Savaşçılar) Köyünden Kırşehir-Çiçekdağı ilçesi Hacıhasanlı Köyüne tayınım çıkmıştı. Erzurum’dan trene binerek Yerköy istasyonuna indim. Sordum soruşturdum, köye giden bir traktör buldum. Yanımda getirdiğim yatağı da yanıma alarak köye geldik. Akşam üzereydi. Okula gittim. Muhtardan okulun anahtarını istettim. Muhtar köyde yokmuş. Karanlık çökmeden okul binasına bitişik lojmana girmem gerekiyordu. Kapıyı açamadım. Penceresinden girmek zorunda kalmıştım. Pencerenin camları kırılmış, bazılarına naylon çekilmişti. Naylonun arasından kolumu uzatarak pencerenin kulpunu çevirip açtım. İyi ki korkuluk demirleri yoktu. Yatağı pencereden içeri attım. Sonrada ben içeri girdim. Ortalık karanlıktı. O tarihlerde köye henüz elektrik gelmemişti. Gaz lambası da yoktu. Karanlıkta yatağı yere sererek uyumaya çalıştım. Ertesi gün uyandım. Yanımda getirdiğim kurumuş ekmeği suda ıslatarak kahvaltı yaptım. Akşama doğru muhtarı sordum. Geldiğini öğrendim. Bir çocuk yardımıyla muhtarın evine gittim. Sağ olsun beni birkaç gün misafir etti.

Okulun duvarları taştan yapılmıştı. 60-70 cm genişliğinde olmasına rağmen üzerine tabla betonu atılmamımış,5×10 cm.lik ağaçlar (kontlar) döşenmiş, bu 5×10’ların üzerine yine 5×10’luk direkler dikilerek ızgaralar çakılarak döşenmiş. Tava betonu yerine 5×10’ların altından tava tahtası çakılmış. Soğuk kış günlerinde oda içinde yanan soba ile ısınan hava yükselip tavan tahtaları arasından uçup gittiğinden odaların ısısını korumak için tavan tahtalarının üzerine saman döşenmiştir. Rüzgârlı havalarda çatı içindeki uçuşan saman tavan tahtaları arasından odaya akmasın diye tahtaların altına naylon çekilmişti. Aradan geçen uzun yıllar sonucu tavan ızgaraları ve tahtaları eskimiş, esneyerek aşağı doğru bükülmüş, ufak bir rüzgarda gıcırdama yapıyordu. Rüzgarlı havalarda bu gıcırdamalarla ninni dinler gibi uykuya dalar giderdik. Doğal olarak esneyen, aşağıya doğru bükülen tahtaların arası açılmış, kiremitlerin düzeni bozulmuş, açılan tahtaların arasından gökteki yıldızlar görünüyordu. Gıcırdama sesleri içinde gökteki yıldızları izleyerek uykuya dalardık. İnanın iyi bir çadır bundan daha sağlıklı güvenli olurdu. İyi ki yıkılma korkusu aklımıza gelmiyordu.

GICIRDAYAN OKUL -ll

l. Bölümde açıklandığı üzere; Gıcırdayan okulun gıcırdayan iki dersliği,120 öğrencisi ve bir öğretmeni vardı. Yeterli öğretmen atanıncaya kadar büyük derslikte 120 öğrenci ile eğitim-öğretim etkinliğini sürdürmek zorundaydım. Birleştirilmiş sınıflarda ödevli ve öğretmenli ders saatleri vardı. Bir sınıfla ders yaparken diğer sınıflar ödevli çalışıyordu. Yaklaşık iki ay böyle çalıştıktan sonra iki öğretmen daha verildi. Üç öğretmen ve iki derslik vardı. Dersliğin birsini ortasından kerpiç duvarla ikiye bölerek üç dersliğe çevirdik. Daha sonra iki öğretmen daha verilince normal öğretim için yine derslikler yetersizdi. İhtiyacımız olan iki dersliği, okul müdürü muhtar ve imam iş birliği ile yaptırmak zorundaydık. Biraz köy halkından ve biraz da öğrencilerle kestiğimiz kerpiçlerle okulun doğu ve batı duvarlarına bitişik iki derslik daha ekledik. Çatısının yapımı ve kiremitlerinin döşenmesi için yeterli paramız kalmadığından işçiliğini öğretmenler ve ustalığını kendim yaparak derslikleri faaliyete geçirdik. Çok eskimiş ve boyaları solmuş yazı tahtaları yumurta ile hazırlanan boyalarla boyandı. Tebeşir yerine bazen katı kireç kullanıyorduk.Sıra dersliklerin ısınmasına gelmişti. O tarihlerde ilkokullara Milli Eğitimden parasal hiçbir yardım yapılmıyordu. Tabir uygunsa kendi yağımızla kavrulmalıydık. İyi ki o yıllarda öğretmen yetiştiren öğretmen okulları bütün bu işlerin üstesinden gelecek bir eğitim vermiş, bizleri yetiştirmişti.

Öğretmenler ve ihtiyar heyetince bir karar aldık. Her öğrenci okula gelirken yeteri kadar odun ve tezek getirecekti. Kimin getirip getirmediğini kontrol etmek için her sınıftan bir nöbetçi öğrenci görevlendirildi. Nöbetçi öğrenci yakacak getirmeyenleri bir kâğıda yazıyordu. Getirilen odun ve tezekler okulun tuvaletine bitişik küçük bir depoya konuluyordu. Bazı öğrenci velileri çocuklarına tezek vermiyordu. Bu tür öğrencilerde kendilerine göre bir çözüm bulmuştu. Bahar geldiği bir gün deponun önünden geçerken kötü bir mayıs kokusu geldi. Depoyu açarak içeriye baktım. Tezekler ve odunlar arasında mayıslar vardı. Meğer bir öğrencimizin annesi oğluna tezek vermediğinden adı listeye yazılmasın diye kendisince bir çözüm bulmuştu. Evlerinin önünde toplanan sığırların gece ayazında donmuş dışkılarını toplayarak okula getiriyormuş. Kış soğuklarında donları çözülmeyen bu tezekler bahar sıcaklarını görünce çözülüvermiş, ortalığı pis bir koku almıştı.Okulda hizmetli olmadığından temizlik ve ısınma işerlerini öğrenciler yapıyordu. Diğer öğrenci kollarının yanı sıra bir de temizlik kolu bulunuyordu. Her sınıfın temizlik listesine göre temizlik kolu kontrolünde temizliği yapılıyordu.Dersliklerin ısınması başlı başına bir sorundu. Sobaların doldurulması ve yakılması ayrı bir incelik gerektiriyordu. İyi ki öğrenciler bu konuda ailelerinden deneyimliydiler.1,2 ve 3.Sınfların öğrencileri daha küçük olduklarından 4 ve 5.Sınıf öğrencileri hem kendi sobalarını ve hem de bu sınıfların sobalarını yakıyorlardı. Dersliklerin bacaları yıllarca süren duman nedeniyle daralmış, temizlenmesi neredeyse imkânsız hale gelmişti. Sobalar yakıldığında eğer rüzgâr ters yönden esiyorsa dersliğin içini duman dolduruyor, havalanması için pencereler açılıyor, dumanın çekilmesi bekleniyordu. Bu bazen çok uzun sürüyordu. Eğer bacadan duman gelmeye devam ediyorsa soba dışarı çıkarılıyor, sönmesi bekleniyordu. Bu da bir iki dersin yapılmamasına sebep oluyordu.

GICIRDAYAN OKUL III

AH BÖYLE EBELERİN GÖZÜ KÖR OLSUN!

Gıcırdayan okulun bitişik lojmanında oturuyorduk. İlerleyen yıllarda bir kızımız dünyaya geldi. Yıl 1975 ,aylardan Şubat’tı. Doğumda köy ebesi bulunmuştu. Doğumdan birkaç gün sonra çocuk hastalandı. Sararmaya başladı. Ortalık kış kıyametti. İlçe yolu yoğun kar nedeniyle kapanmıştı. İlle de bir türlü Kırşehir Devlet Hasta hanesine gitmemiz gerekiyordu. Ama nasıl? Tek yolu vardı. Anayola 10 km. uzaklıkta bulunan Demirli ’ye gitmemiz, orada herhangi bir arabaya binerek Kırşehir’e varmamız gerekiyordu. O yolda kapalıydı. Köyden bir traktörcü ile görüştük. Onu bizi götürmeye ikna ettik. Kızımızı alarak eşimle birlikte traktöre bindik. Kar yağmaya devam ediyordu. Zor şartlar altında Cenderözü mevkiine gidebildik. Cenderözü’nde kar hafif eriyordu. Traktör çamura saplandı. Birçok manevra yapmasına rağmen çamurdan çıkamadı. Anayola daha dört km. yolumuz vardı. Geriye dönemezdik. Bir türlü gitmemiz gerekti. Ama nasıl olacaktı? Bu yolu yaya olarak yürümekten başka çaremiz yoktu. Sonradan fark ettik eşim aceleyle ayakkabılarını giymeyi unutmuş, terlikle gelmişti. Yürümeye başladık. Çocuğu kucağımda taşıyarak çamurlar içinde yürümeye devam ettik. Eşim de ayağındaki terlikle zorlukla yürüyordu. Köydeki köpeklerin saldırmasını da atlatarak büyük zorluklar içinde nihayet Demirli’ye vardık.Yol kenarında araba beklemeye başladık. Biraz sonra gelen bir arabaya binerek Kırşehir Devlet Hasta hanesine vardık. Doktor çocuğu muayene etti. Çocuğun tetanos olduğunu, tedavisi için elinden bir şey gelmediğini söyledi. Sanki Dünya üzerimize yıkılmıştı. Ne yapalım diye sorduğumuzda Ankara’ya götürmenin bir ümit olabileceğini söyledi. O gece Kırşehir’de kaldık. Ertesi gün Ankara’ya gitmek için otobüse bindik. Otobüs Keskin’de mola verdi. Otobüsten indim. Biraz sonra otobüse dönerek eşimin aşağı inmesini, hiç olmazsa bir çay içmesini söylemeye çalışırken yanındaki bir kadın bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Meğerse kızımız ölmüştü. Tekrar Dünya üzerimize yıkılmıştı. Otobüs şoförü Kırşehir’e giden bir araba ayarlayarak bizi geri gönderdi. Kızımızı Bahçelievler mezarlığında toprağa verdik. Eşim bir süre kaldı. Ben ise gıcırdayan okula geri döndüm. Sonradan öğrendiğimize göre ebe paslı jiletle çocuğun göbeğini kesmiş. İşte bu paslı jilet nedeniyle kızımız tetanos olmuştu. Ah böyle ebelerin gözü kör olsun!

GERMİCEK YAYLASINA YOLCULUK

1970 yılında temel eğitimi bitirmiş, er öğretmen olarak Erzurum’un Narman İlçesi Savaşçılar (Todan )Köyü İlkokuluna atanmıştım.İki yıl er öğretmenlik yaptıktan sonra Şenkaya İlçesinin yol üstü köylerinden birkaçını istedim.Bunlar arasında Uğurlu (Hanımkom) Köyü de bulunuyordu.Atamalar yaklaştığında, tayinimin diğer köylere yapılmasının zor olduğunu,Uğurlu Köyüne yapılabileceği söylendi.Uğurlu köyünde öğretmen vardı.Yaylası olan Germicek te de okul bulunuyordu.Yerleşim merkezlerine çok uzak olduğundan yayladan inmeyen,orada kalan ailelerin çocukları için açılmıştı.Oraya yapılmasının ihtimaller dahilinde olduğundan, atamam yapılmadan önce gidip , görmek istedim.

Bir Temmuz günü sabahleyin erkenden bir akrabamla atlara binerek Germicek yolculuğuna başladık.Gülveren Yaylasına tahminen yirmi,yirmi beş kilometre uzaktaydı.Eşek meydanı düzlüğünü arkada bırakarak gediği tırmandık.Gedikten Eşek Meydanı düzlüğü bin bir renkte çiçeklerle bezenmiş çiçek denizini andırıyordu.Gediğin öbür yüzünde Penek Yaylası vardı.Biraz nefes almak ve atları doyurmak için bir akrabanın yaylasına konuk olduk.Atları çayıra bağladık. Otlasınlar diye gemleri çıkarıp,yularları taktık.Terleri kurusun diye de eğerin kayışlarını gevşettik.İkram edilen çayları yudumlayıp biraz dinlendikten sonra atlara atlayıp tekrar yolculuğa devam ettik.Penek Yaylası Geniş bir düzlükte, su kenarında kurulmuştu.Düzlükte onlarca yayla bulunuyor.Buraya yaylalar bölgesi de denilebilir.Yüksek plato olan düzlükte su kaynakları bol ve hayvanlar için otlaklar hayli geniştir.

Yazın bölge hareketlidir.Issız sandığınız bu yerde karşınıza her an bir yaya,atlı yolcu veya kağnı arabasını süren biri çıkabilir.Koyun otlatan çobanlara,başka bir yayladan aldığı hayvanları süren birisini görebilirsiniz.Yazın bu kadar hareketli olan coğrafya Eylülün ortalarından Haziranın ikinci yarısına kadar ıssızdır.Kuş uçmaz kervan geçmez.Ekim ayında kar yağar, bölge Nisan ayına kadar beyaz örtüye bürünür. Kuş sesleri,koyun melemeleri ve kağnı gıcırtılarının yerini,ormanın garip uğultusu,kurt ulumaları ve uzakta bir yerde soğuktan sancılanan tilki bağırtıları alır.

Sarıçam ormanları arasında ,kuş sesleri ve tatlı çam uğultuları dinleye dinleye Germicek Yaylasına vardık.Germicek;Şenkaya’nın en kuzeydeki yerleşim birimi olup,doğusunda Göle,kuzeyinde Ardanuç,batısında ise Olur İlçeleri ile komşudur. Yaylanın yedi ay boyunca karla kaplı olduğunu,ulaşımın kesildiğini,çok acil durumlarda ‘sanka’ denilen atlı kızaklarla Göle ilçesine gidebildiklerini söylediler.Okul da görevli öğretmenin bu süre içinde bir yere gidemediklerini,maaşlarını alamadıklarını, ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söylediler.Durumu etraflıca öğrendikten sonra dönüş yolculuğuna başladık.

Her nedense, iki yıl er öğretmenliğini tamamlayanların ataması zorunlu olduğu halde, benim atamam yapılmadı. Böylece bu yolculuk bende bir anı olarak kaldı.Görevli olduğum Savaşçılar Köyü de burayı aratmayacak nitelikteydi.Ali Kızıltuğ’un dediği gibi ‘Benim o köylerde çok alacağım var’.

Selahattin ALTAŞ

YAĞMURA TUTULMUŞTUM

Yaylalar çıkmıştı.Kağnı arabasıyla diğer eşyalarla birlikte bakkal eşyaları da götürülmüştü.Kaldığımız yayla evinin bir köşesi bakkal olarak kullanılıyordu.Biraz şeker,biraz çay,incir,,üzüm,kanfet,sigara vs. bulunuyordu.Komşu God Köyü’nün yaylasından da alışverişe gelenler oluyordu.1970 li yıllardı.Civar ilçelere ulaşım yaya,atla ve kağnı arabası ile olurdu.Köyler de elektrik olmadığı için doğal olarak yaylalarda da yoktu.Gerçi halen yaylalara elektrik verilmemiştir.
Sözüm ona bakkalda satılan mallar azalmıştı. Göle’ye gitmek gerekiyordu.Çünkü Gülveren Yaylası na en yakın alışveriş yeri Göle’ydi.Sabah erkenden kalktım.Atı eyerleyip yola koyuldum.Atlı yolculuk tahminen dört saat sürüyordu.Yayladan hemen hafif bir yokuş çıktıktan sonra Hamza Gölleri’nin üstünden sık sarı çam ormanları içinden Yongalı Çukur’u geçtikten sonra Güzel Yayla’ya vardım.Güzel Yayla adından da anlaşıldığı gibi çok güzel bir yayla. Çamlıalan Armışen Köyü’nün Yaylası. Güzel Yayla’dan sonra Kaymak Dağı’nın kuzey yamacını geçtikten sonra Göle düzlüğü gelir.Sık ve kalın gövdeli Sarıçam ormanları içinden ,kuş sesleri arasında takriben on iki sularında Göle’ye vardım.

Atımı bir Hana çektikten sonra bir lokantaya varıp karnımı doyurdum.Göle’de ufak çaplı toptancılar vardı.Sürekli alışveriş yaptığım bir toptancıya varıp;Bir çuval kıtlama şekeri,biraz çay,bisküvi,incir,kuru üzüm,sigara,kibrit ve benzerlerini aldım.Zaman kaybetmeden atı Handan alıp eşyaların yanına getirdim.Çünkü taşıma aracı attı.Şeker Çuvalını heybe gibi atın bir yanına,diğer eşyaları da diğer yanına (tayladım) denkleştirdim.İyice sarmaladıktan sonra dönüş yolculuğuna başladım.

Saat öğleden sonra iki olmuştu.Açık ve çok güzel bir hava vardı.Önden atın gemini çekerek yola koyuldum.Aylardan Temmuz olduğu için bölgenin en güzel mevsimiydi.Ara sıra geriye dönüp atın üzerindeki eşyaların yolunda gidip gitmediğini kontrol ediyordum.İpler biraz gevşediğinde sıkıyor,yola devam ediyordum.Aşağı yukarı yol yarı olmuştu.Her şey yolundaydı. Kaymak Dağı’nı geçip Güzel Yayla’ya yaklaşıyordum.Birdenbire hava bulutlanmaya başladı.Yarım saat geçtikten sonra gök gürleyip yağmur yağmaya başladı.Sicim gibi yağıyordu.Bu şekilde yola devam edemezdim.Çuvaldaki şeker ve diğerleri ıslanırdı. Tabir caizse bir çuval şekeri berbat ederdik.Etekli bir çamın altına sığındım.Dalları o kadar sıktı ki bir şemsiye gibi bizi koruyordu.Zaman ilerliyordu.Gökyüzünü kaplayan yağmur bulutları ortalığı karanlıklaştırmıştı. Bu deli düzün ortasında öyle durup bekleyemezdim.Ama yağmurda durmak bilmiyordu.O yıllarda buralar tekin yerler değildi.Hırsızların kol gezdiği yerlerdi.Hırsız korkusu,akşam olacak korkusu beni çok tedirgin etmişti.Ama bu şekilde de yola devam edemiyordum.Bir ara yağmur hafiflemeye başladı.Bunu fırsat bilip tabana kuvvet dedim.İlerleyen zaman beni yine de tedirgin ediyordu.Çünkü karanlık sık orman ağaçları arasında yolu bulmak çok zor olurdu. Neyse ki akşamın alaca karanlığına doğru Güzel Yayla ya ulaştım.İnsan sesleri, çocuk sesleri.hayvan seslerini duyunca biraz rahatlayıp kendime geldim.Daha aşağı yukarı iki kilometrelik yol vardı.Zifiri karanlıkta kuytu ormanın içinden nasıl gidebilirim,acaba yaylada kalsam mı,kimde kalsam diye düşünürken devam etmeye karar verdim.

Yongalı Çukur a varınca zifiri karanlık çökmüştü. Çocukluğumda burası hakkında hiçte iyi şeyler anlatılmamıştı. Akşamları yaşlılar bir araya gelince sohbetlerinde cin,şeytan,ölü hikayeleri anlatırlar,çocukların bunlardan nasıl etkileneceklerini hesaba katlamaları akıllarından bile geçmezdi.Yongalı Çukur hakkında da bu tür çok hikayeler çok anlatılmıştı.İşte bu ruh hali içerisinde ormanın kuytu derinliklerinde ilerliyordum.Ağaçtan düşen bir yaprak sesi veya ayak sesleri beni korkutmaya,tüylerimin diken diken olmasına yetiyordu.Neyse ki bir müddet sonra yaylanın arkasındaki sırtta varmıştım. Yayla göründü, sesler gelmeye başladı. göründü.Yaylaya vardığımda herkes yemeğini yeyip çoktan uyumuştu.

Yöreyi tanımayanlara bu anı garip gelebilir.Ne yazık ki elli yıl önce yörenin gerçekleri böyleydi.Aradan geçen elli yıl çok şey değiştirmedi.Bölgeye gelen elektrik ve orman yolu dışında.
.
Selahattin ALTAŞ

ANILAR

BÖLÜM2/2 /Bilgi paylaştıkça çoğalır)

Cenderözü vadisi geniş tabanlı dere yatağı,verimli ve sulak topraklarıyla tarihin her döneminde insanların yaşadığı,Eti ve Bizanslılarında  yaşadıkları günümüze ulaşan kalıntılardan anlaşılmaktadır.Bu vadideki tarla sahiplerince tarlalarını sürdüklerinde çanak-çömlek kalıntılarının takıldığı anlatılmaktadır.Cender’e karışan bir kolun yukarı ortalarında Hacıhasanlı köyü kurulmuştur.Derenin daha ilerisinde,bitiminde bayırda Bizanslılardan kalma kalıntılar bulunmaktaydı.Öğrencilerle yaptığımız kır gezisinde kalıntıları,mezarları,ambar olarak kullanılan yere gömülü büyük küpleri inceledik. Öğrenciler içine taş attıklarında ‘zınk’ diye ses geliyordu.

1970’li yıllarda ilkokullarda birinci ders elli dakikaydı. Dersin ilk on dakikası ‘’Günlük Olayların Kouşullmasına ‘’ ayrılırdı.Günlük radyo,gazete ve çevre haberleri öğrencilerle konuşulur,tartışılır ve yorumlanırdı.İyi bir uygulamaydı.Bu uygulama öğrencilerin çevreyi araştırma,tanıma,haber toplama,haberleri anlama,algılama ve yorum yapabilme becerisini geliştirirdi.
Yine bir derste öğrencilerle günlük olaylar konuşulurken bir öğrenci ayağa kalktı.’’Öğretmenim İlçe kaymakamı arkadaşları ile gece yarısında Cenderözü’nde altın ararken muhtar ve ihtiyar heyeti yakalamış’’ dedi.Öğrencinin bu haberine şaşırdım ve olumlu sözlerle öğrencilere sezdirmemeye çalıştım.Olaya temkinli yaklaşarak ‘’yanlış anlamışsınız’’ diyerek geçiştirdim.Sonuç olarak ilçeyi yöneten kaymakam defne hırsızlığı ile suçlanıyordu.

Daha sonra ihtiyar heyeti, köy halkıdan duyduklarımız ve kaymakam hakkında yapılan bana yöneltilen sorudan anladığıma göre olay şöyle gelişmiş.
Kaymakam ve ilçenin daire müdürleri köyden birisinin davetlisi olarak gelirler. İkramlar yapılır. Yenilir içilir. Ye kürküm ye misali. Gecenin ilerleyen saatlerinde onlara göre defne avcılarını yakalama çıkarlar. Cenderözünde tarlası olan biri gece yarısı ayak yoluna çıkar. Karşıda uzaklarda tarlasında bir ışığın yandığını görür.Tarlasında defne bulunduğundan şüphelendiği için hırsızların defne aradığını zanneder.Gecenin bu saatinde muhtara koşar.Durumu anlatır.Muhtarda ihtiyar heyetini toplar defne hırsızlarını yakalamaya giderler.Söz konusu mevkie yaklaştıklarında tarladakiler kendilerine yaklaşan ışığı görerek geri dönerler.Yolda muhtar ve ekibi ile karşılaşırlar.Kaymakam muhtara nereye gittiklerini sorar.Muhtarda defne hırsızlarının tarlada defne aradıklarını,tarla sahibinin şikayet ettiğini,onları yakalamaya gidiyor olduklarını anlatır.Kaymakam;’’Onlar bizdik,defne hırsızlarını yakalama gitmiştik,hırsızlar bizi görünce kaçtılar’’ der..Muhtarın anlattığına göre komutan muhtarın ruhsatlı tabancasını ister.Her ihtimale karşı o arada kaçak mermi yerleştirir.Sabah olunca muhtar bu ekibi valiliğe şikayet eder.Tanık olarak da beni ve ortaokul müdürünü yazdırır.Bir iki gün sonra kaymakamlıktan çağrıldım.İşin garibi Kaymakamın tahrirat katibi kaymakamın soruşturmasını yapıyordu.Ben gece neler olduğunu nasıl bilebileceğimi,ancak derste öğrencilerin anlattıklarını söyledim.İfade tutanağına yazdılar.Kaymakam kendi katibinin yaptığı soruşturma ile aklandı. Olay bir muama olarak kaldı. Ancak muhtar tanık yazdırmakla benim başımı yaktı. Şöyle; Ne söylediklerim önemli değil ama soruşturmada sırf adım geçtiğinden kaymakam kafayı taktı.İlçede bir lokanta vardı.Mecburiyet lokantası olarak söylenirdi.Yemek yerken İlköğretim memuru Nurettin Bey yanıma oturdu.Bana bir müjde vereceğini söyledi.Buyurun dedim.Yaptığın çalışmalardan dolayı ilçede yılın öğretmeni seçildin dedi.Teşekkür ettim. Sonradan öğrendiğime göre Eğitim müfettişleri okul bahçesinde yaptığım çalışmalardan dolayı teklif etmişler.Yazı ita amiri kaymakama gelince teklifi reddetmiş.

BEKLE TODAN’A YAZ GELSİN-1

Todan (Savaşçılar ) Köyü; Narman ilçesinin batısında, Karga Pazarı Dağları’na yaslanmış, rakımı oldukça yüksek bir köydür. Çevresinde, eski adlarıyla Aşağı Hıçov, Yukarı Hıçov, Şehitler, Kutumar ve Beyler köyleri,batısında Narman yaylası bulunmaktdır. Narman Yaylasından itibaren ilçenin bulunduğu vadiye kadar tatlı bir meyil uzanır ,bunu takibeden ve köyün köyün ortasından bir çay akar. Mevsimler denildiğinde insanın aklına genelde dört mevsim gelir. Ancak burada iki mevsim hüküm sürmektedir. Kıs ve yaza benzeyen bahar mevsimi. Yedi ay kış, yaklaşık beş ay yazla karışık bahar mevsimi. Kışın yedi ay soğuktur. Çok kar yağar, şiddetli soğuklar olur. ”Bekle Todan’a yazı gelsin “deyimi de ikliminden kaynaklanmaktadır. O yörede ve çevresinde çalışanlar bu deyimi mutlaka bilirler. Çünkü yöresel bir deyim haline gelmiştir.Daha Todan Köyünü görmez ve tanımazken bu deyimi biliyordum. Daha iyi anlaşılsın diye ‘’Bekle Todan’a yaz gelsin ‘’ deyimi ile ilgili bir açıklama yapalım. Todanlı birisi dut mevsiminde Tortum’a gider. Todan Köyü daha kar kış kıyametken Tortum’da dutlar yetişmiştir. Bir dut ağacına yaslanır. Tatlı bir uykuya dalar. Başına dutlar dökülür. Yarı uyku halinde ‘’Halen kar mı yağıyor ?’’der.

1970’li yıllarda ülkenin çoğunluğunda olduğu gibi burada da elektrik yoktu. Aydınlanma aracı gaz lambasıyla olurdu. Yolu vardı ama bozuktu. Olsa ne ara sıra Devlet görevlilerinden başka gelen-giden olmazdı. Köyde dükkân, kahve ve benzeri hiçbir şey yoktu.Tek oturma yeri köy camisinin yanına yapılan bir odaydı. Namazdan sonra insanlar burada oturur,sohbet ederlerdi. Yakacak olarak tezek kullanılırdı. Tezek köy halkı için önemliydi.Bu nedenle çeşitli isimleri vardı. En kalitelisi koyun kermesiydi. Çoğunlukla ısınmayı ucuza getirmek, hayvanların ısılarından yararlanmak için ahırın bir köşesi oturma ve yatak odası olarak kullanılırdı.

Coğrafyası, iklimini belirlediği gibi, bitki örtüsünü de şekillendirmiştir. Arpa, buğday, patates, korunga ve yonca türü şeyler yetişir. Ağaç olarak dere boylarında birkaç söğüt görebilirdiniz.

İklimi insanların fiziksel yapılarını ,yaşantılarını ve davranışlarını da şekillendirmiş, hırçın yapılı, kavgacı insanları vardır. Köyde üç sülale arasında şiddetli geçimsizlikler olurdu. Bu sülalelerden birisi kendisini köyün “mutlak hâkimi “ olarak görmektedir. Genellemek doğru olmaz ama genelde kavgacı, savaşçı ve zorbacı yapıları vardır. Diğer kabile biraz okuma- yazmaya düşkün olup, bu tür davranışlara baş kaldırıcı özellikleri bulunmaktaydı. Üçüncü sülale ise daha mülayim, işinde, gücünde insanlardı.O yıllarda köy altmış haneydi. Bu sayı yıllar geçtikçe hiç artmaz, çünkü baskı, şiddet, zorbalık ve yıldırma hareketlerine dayanamayan, mücadele etme cesareti gösteremeyenler, arazilerini bırakarak, taşınabilir mallarını yanlarına alıp, köyü terk etmek zorunda kalıyorlardı. Köyde bulunduğum süre içerisinde bu şiddet,kavga ve yıldırma olayların görmek durumundaydım. Okul derenin karşı tarafındaydı. Köyde olup bitenler lojmanın penceresinden rahatça izlenebiliyordu. Bir seferinde lojmandaydım.Seselerin gelmesi üzerine pencereye gittim.. Bir sülalenin , sıra halinde elinde sopalarla ,diğer sülalenin oturduğu mahalleye baskın yaptıklarını, onları kovalayıp püskürttüklerini, taciz ,işkence yaptıklarını, yetmiyormuş gibi damların (evlerin, ahırların ) bacalarında bulunan ot yığınlarını ateşe verdiklerini seyretmek zorunda kaldım. Tabir uygunsa küçük bir muharebe gibiydi. Seyretmekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Kimsenin de yapacak bir şeyi yoktu.

BEKLE TODAN’A YAZ GELSİN (II)

…. Aybaşı gelmişti. Şubat veya Mart ayıydı. İlçe merkezine inip maaşımızı ve aylık ihtiyaçlarımızı aldıktan sonra geri dönmemiz gerekiyordu. Birlikte çalıştığım Antalyalı Mestan Arıcan’la birlikte sabahleyin erkenden kalkıp ilçe yoluna koyulduk. Yaya gidiyorduk. Etrafta bir metreye yakın kar vardı. Aylardır köye herhangi bir taşıt gelemediğinden yol karla örtülmüştü. Yaya ve atlı yolcuların ayak izlerinin oluşturduğu dar bir yolda peşpeşe yürüyorduk.Karları sürükleyen rüzgâr yolun çoğu yerini kapamıştı. İyi ki hava güneşliydi. Karlara bata çıka 0n kilometrelik yolu yürüyerek saat on bire doğru ilçeye vardık. Daireye uğrayıp mutemetten maaşımızı aldık. Bir ay boyunca biriken evrakları da aldıktan sonra bir lokantaya varıp karnımızı doyurduk.
İlçenin hafif meyilli ve etrafında dükkânların kümelendiği tek caddesi vardı. Nerede neyin satıldığını öğrenmiştik. Aylık ihtiyaçlarımızı almaya koyulduk. Taşıyabileceğimiz bir aylık gaz yağı, çay,şeker,makarna,pirinç vs.aldık.Bunlardan en önemlisi ,olmazsa olmazı gaz yağıydı. Çünkü geceleri aydınlanma gaz lambası ile yapılırdı. Aldığımız yiyecekleri Filelere yerleştirdik. Dönüş sırası gelmişti.
Yine yaya olarak yola koyulduk. Todan’dan ilçeye uzanan yol gelişte tatlı bir meyildi. Üstelik elimiz boştu. Bu nedenle rahat bir yolculuk sayılırdı. Giderken bu tatlı meyil acı bir yokuşa dönüştü.Ellerimizde doluydu. Ama başka seçeneğimiz yoktu. Dar patika yolda ilerliyor, arada bir uygun bir yere oturup dinleniyorduk. Köye yaklaştığımızda ortalık kararmaya başlamıştı. Ta ilerde tepede köy evleri görülüyordu. Tahminen bir veya iki kilometrelik yol kalmıştı. Rüzgâra açık bir yerde olduğumuz için tipinin sürüklediği kar yolu kaplamıştı.İzler kaybolduğundan birden bire kara saplandık. Kar belimize kadar geliyordu. Hava iyice kararınca yolu kaybettik. Köyün yönünü de kaybettik. Yaşayanlar bilir karanlıkta hangi tarafa bakarsınız bakın kardan bir dağın yükseldiğini sanırsınız. Bu da bir kar serabı olmalı diye düşünüyorum. Çevrede hiçbir hayat belirtisi ve işaret yoktu. Köyler, evler ve her taraf kar altında kalmış, insanlar evlerine girmiş, köpekler bulabildikleri kuytu bir yerlerde soğuktan korunmaya çalışıyorlardı. Karda yürüyemiyor, çaresizlik içinde neler yapabileceğimizi düşünüyorduk. Donmaya donacağız ama yine de Allahtan ümit kesilmez diye birbirimizi teselli ediyorduk. Ah bir köyün yönünü bulsak canımızı dişimize takıp yürümeye devam edeceğiz. Öyle bir yer ki evlerin beş-on metre yakınından geçseniz Karga Pazarı Dağına kadar yürüyebilseniz hiçbir yerleşim alanı bulamazsanız. Karın üzerinde bir miktar yolu tepeleyerek kendimize yol açtık. Bu yolda mahkumlar gibi gidip, gelerek tur atıyorduk. Elimizde gaz yağı vardı ama yakacak bir şey yoktu. Karın üzerinde bulunan küçük bir çalıya döküp ateş verdik. Çalının kar üstündeki kısmı yandıktan sonra söndü. Avazımızın çıktığı kadar ‘’bizi kurtarın’ ’diye bağırmaya başladık. Ama ne çare! Duyan yoktu. Ses yok, seda yoktu. Köpekler de sesimizi durmuyor, havlamıyorlardı. Bir köpek sesi duysak o sese göre yönümü ayarlardık. Bir, iki saat kadar o dar orada mahkûmlar gibi tur atmaya devam ettik.Tüm ümitler kesilmişti. Donacaktık. Sabaha kadar da kar üzerimiz kaplayacaktı. Zira köylülerden konu ilgili bir öykü dinlemiştik.Köyden izmir’e göçen birisi bu aylarda köye gelir.Bizim yolumuzu kaybettiğimizu yere yakın bir yerde üşüdüğnden tatlı bir uyku gelir.Elini başının altına koyarak uyur.Bu uyku onun sonunu getirir.Donar.Üzerine kar yağar.İletişim olmadığından köylülerin bundan haberi yoktur.İzmir’deki aileside kışı orada geçirecek diye bilir.Bahar aylarıgelinceye,karlar erimeye başlayıncaya kadar kar altında kalr.Aylar sonra karlar erir.Hayvanları otlatan çoban yamacın kuzeyinde kar kürtüğünün altında bir ceset görür .Köylüye haber verir.Köylüler böyle bir misafirin geleceğinden haber olmadığı iiçin şası tanıyamazlar.Uzun bir araştırmadan sonra olay çözülür.Bütün bu ruh hali ve buna benzer öykülerin etkisiyle de olmalı ki korkuyorduk.Son bir hamle olarak avazımızı çıktığı kadar ‘’bizi kurtarın ‘’ diye bağırmaya başladık. Çok derinden bir köpek havlaması geldi. Sesin geldiği tarafta köyün olabileceğini düşünerek çaresizlik içinde yürümeye başladık. Biraz yürüdükten sonra köy evlerin önümüze geldi.o anda biraz olsun rahatladık ve üzerimizden bir ağırlık kalktı. Okula doğru giden sokağa yöneldik. Ayak seslerimiizi duyan köpekler hep birlikte üzerimize saldırmaya başladılar. Arkadaşıma; ‘’korkma,nasıl olsa donmadan kurtulduk. Nihayet köpekler bizi yaralar, fakat öldüremezler” dedim. Yürümeye devam ettik. Köpekler sağdan, soldan saldırdılar ama zarar veremediler. Köyün ortasında, camiye bitişik, köylüler tarafından medrese olarak nitelendirilen bir oda vardı. Camide namaz kılanlar namazdan sonra burada toplanır, sobanın etrafında sohbet ederlerdi.Köyde kahve olmadığından kahvehane görevi yapardı. Canımızı buraya zor attık. Köylüler size böyle ne oldu diye soru yağmuruna tuttular. İkimizde bağılmışız. Ellerimize, ayaklarımız buz koyarak ilk müdahaleyi yapmışlar.Pantolonların paçasında oluşan kar çağıldaklarını temizlemişler. Bir süre sonra kendimize geldik. Her şeyi anlattık.Sabah dokuz akşam dokuz. Tam on iki saatimiz yollarda geçmişti.
Şimdilerde Serik-Gebiz’de yaşayan Mestan Arıcan Antalya iklimine alışık olduğu ve böyle bir şeyle ilk defa karşılaştığı için çok olumsuz etkilenmişti. Ben ise bu yöreli olduğumdan hayatın bir parçası olarak görüyordum.
Evimize sağ-salim vardık. Ama iş bununla bitmiyordu. Mestan öğretmen bekardı. Okulun müdür odasında kalıyordu. Ben ise evli olduğumdan lojmanda oturuyordum. Kışı ağır geçen bir memlekette yakacak olarak tezek ve kerme kullanılıyordu. Soğuk bir memlekette tezek ne kadar ısıtabilirdi. Lojmanın odası hafif ısındığında tavanı nemleniyor, biraz soğuyunca nem donuyor, kırağı ve buza dönüyordu. Hayatımızın en önemli dört yılı böyle bir ortamda buna benzer sıkıntılarla geçti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir