Gülveren Yazıları

ORMAN İŞÇİLİĞİ MEHTE (İSTİSAL/İSTİHSAL )

Mehte veya ihtihsal (yöresel deyişle istisal); Orman idaresinin uyguladığı ormanları gençleştirme,geliştirme ve güzelleştirme projesidir.Bu proje ile ormanlardaki yaşlı,kurumaya yüz tutan ve sık ağaçlar kesilerek ayıklanır.Seyrelen ormanda genç fidanlar gelişir,dökülen tohumlardan yenileri çıkar,temizlenen orman gelişir ve güzelleşir.Devlet bunu yaparken bir taraftan da gelir kapısı olarak düşünür.Bu iş daha çok beden işçiliğine dayanır ve doğal olarak orman köylülerine yaptırılır. Görevli memurlar her yıl ormanın bir bölgesinde yaşlı ve sık çamları belirler.Belirlenen ağaçlar görevliler tarafında işaretlenir (damgalanır) numaralanır.Kesilmek üzere damgalanan ve numaralanan ağaçlar orman köylülerine dağıtılır.Burada şans faktörü çok önemlidir.Şanslı iseniz ormanın kolay işlenir bölgesinden ağaçlar size düşebilir.Dağıtılan çamlar orman köylüleri (işçileri) tarafından aranarak bulunur kesilir.Kesilen ağaçların dalları kesilir,kabukları soyularak genelde dört metre uzunluğunda tomruk haline getirilir.Tomruklar görevlilerce ölçülür, kuturları şafaklarına yazılır. Bende öğrenciliğimde yazın üç beş kuruş harçlık alabilmek için ölçme ve numaralandırma işinde çalıştım.Dolayısıyla zor koşullarda nasıl çalışıldığını biliyorum.Dört metre uzunluğunda 57 kutur’unda bir tomruk bir metre mikaptır. Tomrukların ortasına kumpas tutularak kuturları belirlenir.Kuturları belirlene tomruklar işletmece belirlenen yere taşınarak görevlilere teslim edilir. Eskiden çamlar balta ile kesilir ve el hızarı ile tomruk haline getirilirdi.Bu oldukça zahmetli ve yorucuydu.Taşıma işi de kağnılarla yapılırdı.Sosyal güvenceden yoksun orman işçileri çok zor koşullarda çalışmalarına rağmen ellerine çok az para geçerdi. Orman köylülerinin ekip biçtikleri araziler ve meralar çok azdır.Çünkü orman işletmesi el koymuş ve köylülere yasaklamıştır.Bu sebepledir ki orman köylüleri sefalet içinde yaşamaya terk edilmişlerdir.Bu açıdan değerlendirdiğimizde insanın nerde doğacağını kendisi belirleyemez.Orman köyünde doğmuş ve orada yaşamak zorunda olan insanların o ormanlarda hakları olmalı diye yıllarca düşündüm.Orman ürünlerinden belirli bir pay verilmeli. Çünkü o onların doğal hakkıdır. Her tarafı orman okyanusunu andıran köy evlerinin damları topraktı. Belli aralıklarla yan yana konulan tomrukların (gontların ) üzerine mertek dizilerek üzeri toprakla kapatılıyordu. Damdaki toprak suyu sızdırır, ev akarak yaşanmaz hale gelirdi.Damların üzerinde biriken karları temizlemek ayrı bir işkenceydi.Çatı yapımına izin verilmiyordu.Bir yolunu bulanlar çatıları tahtadan yaparlardı.Bu da evin ömrünü uzatırdı.Evler akmaz ve kar tutmazdı.

ŞENKAYA-GÜLVEREN (İZNOS) YÖRESİNDE YERADLARI VE ÖZELLİKLERİ

HİZEK (KIZAK) YOLU VE ŞAHAN (ŞAHİN) DÖLGAHI:Kocaman bir ayna kapağını andıran Dağ’ın yamacı aniden kesilir.Yamaca yama edilmiş gibi küçük bir tepe başlar.Tahminen bir kilometreden sonra dik yamaçlar tekrar başlar ve köyde son bulur.Bu yamaçlara Hızek Yolu denir.Yamacın başladığı tepe bölgesinde seyrek çamlar,yamaçta ise pelit,orman kavakları ve çalılıklar bulunur.Tepeye yaslanmış diğer bir tepe daha vardır.Onun adı da Şahan (Şahin) Dölgahıdır.Şahan Dölgahının yamaçları Kilise Deresinde son bulur. Şahinlerin yuva yaptığı,yumurtlayıp üredikleri yerdir. Hızek Yolu ve Şahan Dölgahı ikilisinin doğusunda Kaçaklar ,batısında ise Dağın Dibi deresi yer alır.Dağda biçilen otların ve ekinlerin kağnı arabası ile taşınması mümkün değildir.Bu sebeple taşıma işi hızekle yapılır.Bundan dolayıdır ki mevkiin adına Hızek Yolu denmiştir. Hızeklere bir çift öküz koşulur.Yüklenen otlar taşınırken dik yamaçlarda kaymasın,takla atmasın diye hızeğin arkasına kocaman, pürlü bir çam dalı bağlanır.Çam dalı hızeklerin hızlı kaymasını önlerken aynı zamanda da fren görevi yapar.Sürücü hızeğin önünde itina ile öküzleri çektirir.Hızekler kışın karlı ve buzlu köy yollarında ot,yük ve hayvan gübresi taşımacılığında da kullanılır. Uçları kavruk iki sürütmenin üzerine yarım metre boyunda dört direk takılır, direklerin üzerine aracın gövdesi yapılır.Ön tarafa iki kol uzatılır, öküzler boyundurukla buraya bağlanır.Hızeklerin at koşulanlarına ‘sanka’ denir. Kısın zorlu köy yollarında sanka ile yük,yolcu ve hasta taşınır.Çevrenin ambulans görevini görür.Göle ve Kars bölgesinde yaygındır.

ÇAKRAK,DAĞ VE ZİYARET DAĞI SİLSİLESİ: Köyün bir bölümünün (Ötegeçe) yaslandığı Çakrak’tan başlayan,önce kuzeye,Örülü’nün Ağzından sonra doğuya yönelen,Dağ ve Ziyaret Dağının da bulunduğu dağ silsilesi God Yaylasına kadar uzanır.God Yaylasında alçalan silsile, Güzel Yayladan Kaymak Dağına kadar devam eder.Her ne kadar, Dağ ve Ziyaret Dağı bir gerdanlık gibi yan yana,karşılarında duran Erdavut Dağına çalım satmakta iseler de ,Erdavut’un heybeti karşısında yamaçları sararmakta,çalımları boşa çıkmaktadır.Erdavut’u görmeyen Dağın arkası,kuzey yamaçları Gülveren Yaylasına kadar yemyeşil sarıçam ormanları ve doruklarla (doruk,genç çamlar) kaplıdır.Güney yamaçlarda ise seyrek çalılıklar, kuşburnu ve yaban meyveleri bulunur. Dağ’ın otları ne kadar sert ve kalitesiz ise de yine de biçilir.Yayla ve köye uzak olması,yamaçlarda gözelerin olmayışı,ulaşımının engebeli,keçi yolu olması ‘biçin’ (biçim) işlerini zorlaştırmaktadır.Dağ’da güneşin alnında çayır biçmek bir işkencedir. Erdavut Dağında olduğu gibi Ziyaret Dağında da yatır bulunmaktadır. Son yıllara kadar Temmuz aylarında ziyaret edilir,kurbanlar kesilirdi.Bu gelenek son yıllarda unutulur gibi oldu.

TAŞINALTI, PEYLER,PENEK YOLU VE PENEK GEDİĞİ:Taşınaltı,hafif meyilli Erdavut Dağı yamacının aniden kesildiği ‘kurşak’ lık ( kayalık ) bir yerdir.Yüksekten köye alay edercesine bakmaktadır.Böğürtlenlikler,yaban çilekleri ve dorukları (genç çamlar) ile ünlüdür.Çocukluğumuzda burada kasmuk soyardık.Dorukların tepe filizlerine su yürüdükten sonra kabuklarını sıyırır, altını bıçakla kazıp yerdik.Odunsu hale gelmemiş, hafif sulu halde bulunan kısım çok lezzetlidir. İşte bu kısma kasmuk denir.Çocuk yaşta ne yaptığımızın farkında bile değildik.Kabuğu soyulan doruğun üst kısmı kuruyordu.Bilinçsizce dorukların kurumasına sebep oluyorduk.Bir de şöyle düşünüyorum;Doruklar bir ekin tarlası gibi sık geliyordu.Seyrelmediği takdirde cılız kalırlardı.Acaba biz farkında olmadan seyretme işini mi yapıyorduk? Erdavut Dağı yamaçlarının son bulduğu Peyler mevkii yaban çileği ile ünlüdür.Tarla ve çayırların arasında her türlü yaban meyveleri yetişmektedir. Penek’ten gelen yolun aşıldığı, Erdavut’un doğusundaki gediğin adıdır.Gedik aşıldıktan sonra orman başlar,bir müddet sonra orman bittiğinde köy görünür.Köyün göründüğü yere Penek yolu denir.Penek Gediğinde bir kaya vardı.Yıllarca yolculuk yaparken bu kayaya yaslanır,dinlenirdik. Kaya birden kayboldu.Söylendiğine göre;Okulu veya orman lojmanını yapan işçilerden biri kayaya yaslanıp dinlenirken bir şey fark eder.Kayanın küçük bir kısmının rengi ayrı bir tonda,alçı ile kapatılmış.Taşın bulunduğu mevki belirli ve unutulmayacak bir nokta olduğundan taşın içi oyulmuş,altınla doldurularak alçı ile kapatılmış.Çünkü Ermeniler bölgeyi terk ederlerken ilerde geri döneriz ümidiyle kıymetli eşyalarını belirli noktalara gömerlermiş.Fark ettiği bu kısmın içinde defne olduğunu anlar.Köye döner,bundan kimseye bahsetmez ,hasta olduğunu ,doktora gitmesi gerektiği bahanesi ile geri döner.Alçıyı kırar.İçinden,oyuktan altın boşalır.Altınları alır,kimse şüphelenmesin diye de kayayı yuvarlar.

Germicek Yaylasına Yolculuk

 1970 yılında temel eğitimi bitirmiş, er öğretmen olarak Erzurum’un Narman İlçesi Savaşçılar (Todan)Köyü İlkokuluna atanmıştım.İki yıl er öğretmenlik yaptıktan sonra Şenkaya İlçesinin yol üstü köylerinden birkaçını istedim.Bunlar arasında Uğurlu (Hanımkom) Köyü de bulunuyordu.Atamalar yaklaştığında, tayinimin diğer köylere yapılmasının zor olduğunu,Uğurlu Köyüne yapılabileceği söylendi.Uğurlu köyünde öğretmen vardı.Yaylası olan Germicek te de okul bulunuyordu.Yerleşim merkezlerine çok uzak olduğundan yayladan inmeyen,orada kalan ailelerin çocukları için açılmıştı.Oraya yapılması ihtimaller dâhilinde olduğundan, atamam yapılmadan önce gidip görmek istedim. Bir Temmuz günü sabahleyin erkenden bir akrabamla atlara binerek Germicek yolculuğuna başladık.Gülveren Yaylasına tahminen yirmi,yirmi beş kilometre uzaktaydı.Eşek meydanı düzlüğünü arkada bırakarak gediği tırmandık.Gedikten Eşek Meydanı düzlüğü bin bir renkte çiçeklerle bezenmiş çiçek denizini andırıyordu.Gediğin öbür yüzünde Penek Yaylası vardı.Biraz nefes almak ve atları doyurmak için bir akrabanın yayla evine konuk olduk.Atları çayıra bağladık.Otlasınlar diye gemleri çıkarıp,yularları taktık.Terleri kurusun diye de eğerin kayışlarını gevşettik.İkram edilen çayları yudumlayıp biraz dinlendikten sonra atlara atlayıp tekrar yolculuğa devam ettik.Penek yaylası Geniş bir düzlükte, su kenarında kurulmuştu.Düzlükte onlarca yayla bulunuyor.Buraya yaylalar bölgesi de denilebilir.Yüksek plato olan düzlükte su kaynakları bol ve hayvanlar için otlaklar hayli geniştir. Yazın bölge hareketlidir.Issız sandığınız bu yerde karşınıza her an bir yaya,atlı yolcu veya kağnı arabasını süren biri çıkabilir.Koyun otlatan çobanları veya başka bir yayladan aldığı hayvanları süren birisini görebilirsiniz.Yazın bu kadar hareketli olan coğrafya eylülün ortalarından haziranın ikinci yarısına kadar ıssızdır.Kuş uçmaz kervan geçmez.Ekim ayında kar yağar, bölge Nisan ayına kadar beyaz örtüye bürünür. Kuş sesleri,koyun melemeleri ve kağnı gıcırtılarının yerini,ormanın garip uğultusu,kurt ulumaları ve uzakta bir yerde soğuktan sancılanan tilki bağırtıları alır. Sarıçam ormanları arasında,kuş sesleri ve tatlı çam uğultuları dinleye dinleye Germicek Yaylasına vardık.Germicek;Şenkaya’nın en kuzeydeki yerleşim birimi olup,doğusunda Göle,kuzeyinde Ardanuç,batısında ise Olur İlçeleri ile komşudur. Yaylanın yedi ay boyunca karla kaplı olduğunu,ulaşımın kesildiğini,çok acil durumlarda ‘sanka’ denilen atlı kızaklarla Göle ilçesine gidebildiklerini söylediler. Okulda görevli öğretmenlerin bu süre içinde bir yere gidemediklerini,maaşlarını alamadıklarını, ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söylediler.Durumu etraflıca öğrendikten sonra dönüş yolculuğuna başladık. Her nedense, iki yıl er öğretmenliğini tamamlayanların ataması zorunlu olduğu halde, benim atamam yapılmadı. Böylece bu yolculuk bende bir anı olarak kaldı.Görevli olduğum Savaşçılar Köyü de burayı aratmayacak nitelikteydi.Ali Kızıltuğ ne demişti:’‘Benim o köylerde çok alacağım var’’.

ŞENKAYA’DA ORTAOKUL YILLARIM

Düzlük, kuzeye doğru hafif bir meyille yükselir, doğu-batı yönünde birkaç yüz metrelik üzeri düz olan tepeye varır. Şehir merkezi burada yer almıştır. 1960’lı yıllarda İlçede iki ana cadde vardı. Biri meyilli araziden tepeye kadar olan cadde, diğeri ise tepe üzerindeki caddeydi. Bakkallar ve diğer işyerleri bu iki cadde kenarında sıralanmıştı. Bakkallar, kahveler, terziler, berberler, fırın ve diğerleri. Tepedeki caddenin batı ucunda, sağda belediye binası, önünde de İlçenin kurucusu merhum Hüseyin Köycü’nün heykeli vardı. Caddenin sonundan aşağı doğru inince Ortaokul binası gelirdi. Hükümet konağı İlk girişteydi. Hatırlayabildiğim kadarıyla iki de ilkokul vardı. Tepe üzerindeki caddenin kenarından kanal geçerdi. Aşağıdan gelen caddenin bu cadde ile kesiştiği yer merkezdi. Solda az ilerde unutamadığımız ‘’Kırbıyığın Kahvesi’’ vardı. Kırbıyığın (kırbıyık Hüseyin) kahvesi, Nurettin Özcan’ın bakkalı, Yetimoğlu’nun saraç dükkânı vs. Canımız cay istediğinde buraya gider, çay içer sohbet ederdik. Çok amaçlı bir kahveydi. Zaman-zaman bir odası otel olarak kullanılıyordu. Yere iki demir somya atılır, döşek serilir, devlet işi için gelip köylerine dönemeyenler ağırlanırdı. Karşısında Caminin yanında fırın vardı. Ekmek pişirildiğinde etrafa mis gibi ekmek kokusu yayılırdı. Her şey organikti. Elimize elli kuruş geçince fırından yeni çıkmış yarım ekmek alır, ortasını açtırır, biraz yağ koyardık. Ekmek sünger gibi yağı emerdi. Böylelikle kendimize bir ziyafet çekmiş olurduk. Ortaokulda okurken evlerde kalırdık. Eski binalar veya odalar onarılıp kiraya verilirdi. Biz de birkaç arkadaşımızla birlikte böyle bir oda da kalırdık. Bin bir zorluk ve sıkıntı içinde okuyorduk. Köylerden getirdiğimiz yiyeceklerle kendimizi idare edip gidiyorduk. Bir çuval un, patates, peynir, bulgur, biraz odun ve soba. Rahmetli babam bütün bunları 35 kilometrelik yoldan kağnı arabası ile getiriyordu. Çamaşırlarımızı bulursak sabunla kendimiz yıkıyorduk. Hem okuyor ve hem de işlerimizi kendimiz yapıyorduk. Şu olayı bir türlü unutamıyorum. Anlatmadan geçemeyeceğim. Mevsim kış idi. Şubat ayıydı ve dışarıda diz boyu kar vardı. Bir arkadaşımız kirlenen atletini yıkadı. Giyecek başka atleti yoktu. Yıkadığı atleti iyice sıkıp giydi. Dışarı çıkıp okula gidinceye kadar atlet üzerinde dondu.Çelik yelek gibi oldu.Ne iyi ki okula gidince yanan soba sayesinde üzerinde kurudu. Yetimoğlu’nun saraç dükkânı deyince aklıma bir şey geldi. Yetimoğlu soyadında bir öğretmen tarih derslerimize giriyordu. Rruşen YETİMOĞLU. Beni sözlüye kaldırdı. Bir konuyu anlatmamı istedi. Anlattım. Otur yerine ‘’filozof’’ dedi. O tarihten sonra arkadaşlarım bana ‘’filozof olarak takılmaya başladı. Lakabım olmuştu. İşin doğrusu bundan rahatsız oluyordum. Onlar da, ben de ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Bir gün öğretmene ‘’Bana filozof dediniz, arkadaşlarım bana lakap taktılar, ne anlama geliyor’’ dedim. Öğretmen anlattı. Lakabım filozof olarak kaldı. Aynı dönemde okuduğumuz arkadaşların birçoğu halen filozof diye hitap ederler.

ŞENKAYA GÜLVEREN YÖRESİNE AİTÖRNEK BİR SOY ARAŞTIRMASI

Cumhuriyetten önce ‘’AĞAOĞULLARI’’ diye kayıtlarda yer alan sülale Cumhuriyetle birlikte çıkarılan Soyadı Kanununa göre ‘‘ALTAŞ’’ soyadını almıştır. 1934 tarihinde çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de, soyadı taşıması zorunlu kılındı.Soyadı Kanunundan üç yıl önce yapılan bir tapu işlemi (Gülveren yayladaki Sosan Çayırı’nın tapu işlemi) için Oltu Tapu Müdürlüğünce yapılan ilanda (1.Belge) aynen söyle denilmektedir: ’’Köyünüzde Ağaoğulları’ndan Ömer Efendi ve hissedarlarının senetsiz tasarruftan …..raptiha talip oldukları (Sosan Çayırı) nam mevkide bulunan bir kıta çayırın muamelei-keşfiye ve tahkikiyesinin 24.7.1931 tarihinde köyünüze gelecek………….’’ 1 ve 2 Nolu belgelerde de anlaşılacağı üzere ‘’Altaşlar’’ Soyadı Kanunundan önce Ağaoğulları’’ olarak anılırdı.Her ne kadar köyde Karabeyler diye bilinirse de bu bilgi doğru değildir.Bunun lV.Göbekteki Karabey dedemizden dolayı söylendiği düşünülmektedir. 2018 tarihi itibari ile:

l.GÖBEK kendim:Ayrıntıları güvenlik nedeniyle saklı tutulmuştur.

ll.GÖBEK: Babam:Ayrıntıları güvenlik nedeniyle saklı tutulmuştur.

lll.GÖBEK:Babamın …………. babası dedem ………………….(1862-1944); Eşi Şefika (1870-?) Erkek kardeşleri; Süleymen Ağa (köyden göçüp Tortum’un Zihek Köyüne yerleşmiş) Binbaş Ağa (köyden göçüp Tortum’un Zihek Köyüne yerleşmiş-soyadları Öztürk olmuştur) Hasan Ağa (1915 yılında köyden göçüp Olur’un Ürek Köyüne yerleşmiş,soyadları Günel olmuştur). Mahmut Ağa (çocukları:Abdullah,Mustafa,Aziz, Menekşe) Reşit Ağa (çocukları:Karabey,Celal,Gülhanım), Salih Ağ (çocukları, Pehlül,Sehat,Arif,Kıymet,Pamuk,Ağa Hoca, Kasım) Soy kütüğü tablosunu arzu edenler, a mail adresini yazsınlar, gönderelim.

lV.GÖBEK: Dedemin Babası Ağaoğulları’ndan Karabey; Çocukları:Ağaoğulları’ndan Dursun (Çocuğu olmamış ,köyden göçüp Narman’ın Kızılkilise Köyüne yerleşmiş, soyadlar Bayri olmuştur),Ağaoğullarından İlfanı (köyden göçüp Narman’ın Kızılkilise Köyüne yerleşmiş).Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte ölüm tarihi resmi tapu belgesine (2 nolu belge) göre (H:1296-M:1879) tarihte doksan üç harbi olarak bilinen H:1293 tarihinden üç yıl sonra yani 1879 ölmüştür.2 Nolu belgede aynen şu ifade yer almaktadır:’’….karyeniz halkından Salih oğlu …..iken 1296 yılında vefat eden Karabey’in oğulları Ömer ve Reşit ve Salih ve Mahmut……’’.Ağaoğulları’ndan Karabey’in doğum tarihini söyle bulabiliriz:Ortalama ömür 80 yıl olarak esas alındığında ki Ağaoğulları’ında yaş ortalaması 80 yıl (babam Mirze Altaş 80,Amcam Latif Altaş 85,dedem Ömer Efendi 82 yıl olarak vs )olarak tespit edildi.Bu hesaplama esas alındığında Karabey’in doğum tarihinin ölüm tarihinden 80 yıl düşülmesi yani 1879-80=1799, aşağı yukarı 1800 yılı olduğu sonucuna varabiliriz.

V.GÖBEK:Dedemin dedesi Ağaoğullarından Mehmet bin-i Salih:Belge:4.Adı ve çocukları resmi belgelere göre belirlenmiştir.Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte söyle bir sonuca varılabilir:Salih Ağanın oğlu Karabey’in 1800’lü yıllarda doğduğunu söylemiştik.Karabey doğduğunda Salih Ağa 30 yaşında olmuş olsa 80-30=50 sayısını 1850 düştüğümüzde 1750 tarihi çıkar .Yanı büyük bir ihtimalle Salih Ağa 1750 veya 1760 tarihlerinde doğmuş olabilir.

Vl.GÖBEK:Ağaoğullarından Mehmet:Hafize binti Mehmet.Belge:3-4.Doğum ve ölüm tarihleri ve çocuklar konusunda kesin bir bilgi yoktur.Arşivlerden bulmaya çalışıyorum.Ağaoğulları’ndan Mehmet nereden ve nasıl geldiği ve İznos’a nasıl yerleştiği konusunda büyüklerden aktarılan bilgiler bulunmaktadır.1650-1700’lı yıllarda olabilir.Babam ve diğer büyüklerim hayattayken anlattıklarına göre;Ağaoğulları Kars tarafında bir düzlükte yaşarlar,çiftçilik ve hayvancılıkla geçinirlermiş.Savaşlardaki vurkaç,ani baskınlarda korunup saklanacakları bir arazi yapısı olmadığından göçme ihtiyacı hissetmişler.Yine anlatılanlara göre sülalenin büyüğü tarlasını sürerken bir kartalın güvercini kovaladığını görür.Güvercin saklanacak yer bulamaz ve kağnı arabasının altına saklanarak kurtulur.Bunu göre aile reisi ‘’Güvercin kartaldan kurulmak için saklanacak yer bulamadı,kağnı arabasının altına saklandı.Yarın bir saldıran olursa biz nerede saklanırız’’ der.Daha sonraki günlerde batıya doğru göçer.Kılıçboğazı,Eşek Meydanı’nından Gülveren (İznos) vadisine iner.Mevsim ilkbahardır.Her taraf yemyeşil,ormanla kaplı,şırıl şırıl sular akıyor.Her tarafı dağlarla çevrili vadi doğal bir kale gibidir.’’Burası tam bana göre’’der ve oraya yerleşir.Adının ‘’Güller Pınarı’’ olduğu söylenmektedir.Aşağıda belirtildiği gibi Şenkaya yöresine Türkler üç şekilde yerleşmişlerdir: 1. Orta Asya’dan gelerek Hazar Denizinin kuzeyinden batıya göçen Kıpçak Türkleri Balkaş Gölünden Tuna boylarına kadar geniş coğrafyada hüküm sürmüşlerdir.M.S. 10 yüzyılda, Kıpçak Ülkesinin güneyinde, Hazar Denizi ile Karadeniz arasında bulunan Gürcü Krallığı ‘nın Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu yoktu. 1118-1120 yıllarında Gürcü Kralı II. David’in, Kafkasların kuzeyindeki komşu Kıpçak Türklerini hem Selçuklular ve İranlılarla savaşmak ve hem de Kıpçakların hükümdarı olan kaynatasının getirmek için güvenilir adamlarını gönderdi. Yaklaşık 45.000 Kıpçak ailesi gelerek , Yukarı Kür (Kura çayı) boyları (Göle ve Ardahan), Çoruh vadisi boyları (Oltu,Olur ve Şenkaya) boylarına yerleştiler ve güçlü bir ordu kurdular. Zamanla Atabeg ailesi (Gürcüce Tao,Ermenice Tayk olarak bilinen Kıpçak-Kuman,Sa-Atabeğo’lar), Gürcistan’dan ayrı bir hükümet oldu. Bugünkü Ardahan, Ardahan İlinin Göle, Posof ve Çıldır İlçeleri ile Erzurum’un İspir, Oltu, Narman, Olur, Şenkaya İlçeleri ve Artvin Acara, Bağdacık,Ahısaka,Ahıkelek bölgeleri Atabeğo Yurdu (Sa,Atabeğo) olarak bilinir.Atabeğo’lar 1268-1578 yılları arasında yaklaşık 310 yıllık bir dönem hüküm sürmüştür. 2. 1080 tarihinde Sultan Melikşah, Büyük Selçuklu başbuğlarından Emîr Ahmed’i büyük bir ordu ile bölgeye gönderdi. Emir Ahmed ,Gürcistan kıralı ll.Giorgi’nin ordusunu mağlup etti. Kür ve Çoruk boylarını kesin olarak aldılar.Türkistan’dan göçüp gelerek yerleşecek yerler arayan Ebû-Yakup ve Isa-Böri adlı boy ve oymak beylerine, yeni açılan Kür (Kura Çayı), Çoruh ve Faşa ırmakları boylarına yerleşmelerini ve buraları korumalarını önerdi.Bunun üzerine bu iki büyük emir 1080 yılı sonlarına doğru Gürcistan’a girdiler ve maiyetlerindeki boyları ve oymakları her tarafa yaydılar. Ahıska, Şavşet, Ardanuç, Acara ve Kütayis bölgelerine yerleşip, buraları Karadeniz’e varıncaya kadar sahiplenip korudular.Böylece bölge Kuzeyden gelen Hıristiyan (Ortodoks) Kıpçak (Kuman) Türkleri yanı sıra güneyden gelen Müslüman Selçuklu Türkmenlerinin yurdu olmuştur.Kıpçaklar da Müslüman oldular. 3. Kaynaklar bu iki Türk boyunun bölgeye yerleşmelerinden önce de bölgede Türk (Turkom-an) Türkmen ve Oğuz boylarının hüküm sürdüklerini belirtmektedir. 1548 yılında Kanuni Sultan Süleyman ,Van ve Tebriz üzerine giderken, Erzurum Beylerbeyi (Tekeoğlu) Mehmet Paşa’yı Atabekler-Yurdu eyaletine komşu kaleleri almaya görevlendirdi. Mehmet Paşa, padişahın desteğiyle 1548 yılında Oltu’nun kuzeydoğusunda ve Penek Suyu sağındaki kaleleri (Pereken-Barakan, Panâk nâm Kal’ası ile Samağar ve Aha ) aldı. Dolayısıyla yöre bu tarihten sonra Osmanlı yönetimine katılmış oldu.Gülveren’e (İznos) yerleşen ‘’Ağaoğulları ‘’ bunlardan hangileridir? Kıpçak (Gürcüce Tao, Ermenice Tayk olarak bilinen Kıpçak-Kuman,Sa-Atabeğo) da olabilir, Türkistan’dan gelen Türkmenler olabilir.Daha önce gelen Türk (Turkom-an) Türkmen ve Oğuz boyları da olabilir.Ancak yine büyüklerimizden bize aktarılan bilgiler,Türkistan’dan gelen Türkmenlerin olduğu ağırlık kazanmaktadır.

ŞENKAYA’NIN ORMAN ZENGİNLİĞİ

ORMAN OKYANUSU

Yeşil rengin özellikleri şöyle sıralanabilir:Doğanın ve cennetin, paylaşımın, cömertliğin ve uyumun rengidir. İnsanı rahatlatır,huzur, yaşama sevinci ve emniyette olma hissi verir. Dinlendirici ancak insanı tembelliğe ve umursamazlığa sevk eden bir renktir. İç açıcı ve güven veren bir renktir. Aynı zamanda umudu, yeniliği, gençleşmeyi ve yeniden canlanmayı çağrıştırır.Üretkenliği artırır. Rahatlatıcı etkisinden dolayı hastanelerde de kullanılması uygun düşmektedir.Gözleri dinlendirir.Verem ve kalp hastalarına tavsiye edilen bir renktir. Mide rahatsızlıklarına karşı direnci artırır. Zehirli maddelerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Sinirleri destekler, hücrelerin onarılmasını ve yenilenmesini sağlar. Yeşil rengi sevenler hareketlerinde dengeli ve düzenli, üretken ve verimli bir kişiliğe sahiptirler. Doğayı ve doğayla iç içe olmasını çok seven ve çevresiyle uyumlu kişilerdir. Orman okyanusunu andıran Allahuekber Orman kuşağında yeşilin her tonunu görebilirsiniz.Zümrüt yeşilinden turkuaza,turkuazdan deniz yeşiline kadar.Ormanı ve diğer bitki örtüsü adeta yeşilin her tonuyla boyanmış gibidir.Bir ilkbahar mevsimi biraz yürüyelim derseniz orman okyanusunun uzantısı olan Gülveren’de,köyden vadinin aşağılarına doğru uzanan yolu tercih edebilirsiniz.Bu yol patika ve tek kişiliktir.Köyün yukarısında genişleyen vadi daha aşağılarda darlaşır, adeta kanyon vaziyetini alır.Ta yukarılarda Yayladan ve Eşek Meydanı mevkiinden doğan ‘Çay’ aşağılara doğru ilerledikçe gözelerle beslenir ve iyice çoğalır.Çay,genişleyen vadinin tam ortasından değil,doğu-batı istikametinde, kuzey kenarından akar ve yatağını oluşturmuştur. Çayın yatağı aşağılarda birkaç metre derinliğinde dere oluşturur.Dere boyunca uzanan küçük tarlaların dere kıyısı boyunca patika bir yaya yolu vardır.İki kişi veya daha fazla iseniz peş peşe yürümek zorunda kalırsınız.Berrak ve içinizi ferahlatan bir hava,tatlı bir güneş.Patikadan yürüyerek aşağılarda Dokuz Elma köyüne giden yola sapın.Biraz yürüdükten sonra ‘Kilise Deresi Kayalığı’nın’ üstünde yol sola kıvrılır.Tam kıvrımda durun.Yol yapımında, sarp kayalar parçalanmış,yolun sağında ve solunda parçalanmayan kısımlar kalmıştır.Bunlar doğal oturaklara benzer.Koltuğu andıran bir kayanın yönünüz güneye,yani ormana doğru oturunuz.Burada geçireceğiniz zaman içinde stres sorununuz, ruhsal durumunuz düzelir, birikmiş yorgunluklardan kurtulur, ruhsal coşku, enerji, dinçlik ve zindeliğinizin arttığını hissedersiniz. Ormanın nimetleri, yitirdiğiniz sağlığı size geri verir, gençleşerek, gelecek günler için sağlığı bu şekilde depolamış olursunuz.Ayrıca buradaki manzara ve yeşillikler sayesinde, gözleriniz, yorgunluk ve gerginliğinizi de giderir. Unutmayınız ki, dağlardaki doğanın şifalı armağanları ile başbaşa kalmak, şenlik, neşe verir. Bize asalet, meziyet, sevgi, merhamet, vicdan muhasebesi ve tek kelime ile insanlığı aşılar.Şenkaya’nın yaklaşık üçte biri ormanlarla kaplıdır.Başka bir ifade ile orman okyanusudur.Yörede bir tane fabrika bile yok diyebilirsiniz.İddia ediyorum yöremizde binlerce,on binlerce ve hatta milyonlarca fabrika var. Hani nerede? derseniz, söyleyeyim;Yapılan araştırmalara göre bir insan günde yedi ağacın ürettiği oksijeni tüketir (solur).Yanı bir insanın hayatta kalabilmesi, yaşayabilmesi için yedi ağacın ürettiği oksijene ihtiyacı vardır.HER AĞAÇ BİR OKSİJEN FABRİKASIDIR. Her ağaç bir oksijen fabrikası olduğuna göre, bir ormanda binlerce,on binlerce ve hatta ormanın büyüklüğüne göre yüz binlerce oksijen fabrikası var demektir.Bunu araştırmacılar,bilim adamları söylüyor. Ne yazık ki biz bunun farkında,bilicinde değiliz.Şöyle bir örnek verelim.Bundan 50-60 yıl önce su satılıyor muydu? O zaman diliminde yaşayan insanlara bir gün gelecek su para ile satılacak deseydiniz gülerlerdi.Bakın şimdi insanların bir çoğu satın alma su ile yaşamını sürdürüyor.Güneş ışığı, hava ve diğer bazı doğal kaynaklar insanların ortak ve parasız yaşam kaynaklarıdır.Petrol,madenler,doğalgaz ve diğer bazı zenginlik kaynakları ise yine insanların ortak kaynakları olmasına rağmen, uyanıklar tarafından sahiplenilmişler.Şimdi şöyle bir düşünelim;Sizin yedi ağacınız yoksa demek ki soluduğunuz oksijeni doğanın bahşettiği ormanlardan bedava karşılıyorsunuz.Hani suyun sahibi de doğaydı.Her yörenin,coğrafik özelliklerine göre kendisine has bir zenginlik kaynağı bulunur.’Antalya’nın denizi,Zonguldak’ın kömürü,Adana’nın verimli ovası,iç Anadolu tahıl ambarı vs. İşte her yöre yaşayanlar,doğanın kendisine sunduğu zenginlik kaynaklarını kullanarak yaşamlarını sürdürüyor. Peki orman köylerinde yaşayanlar doğanın sunduğu binlerce oksijen fabrikasından ne kadar yararlanabiliyor acaba? Her insan gibi onlar da sadece ürettiği oksijeni soluyor.Onun haricinde ekecek,dikecek,hayvanlarını otlatacak arazileri bile yok.Ya da orman işletmesi tarafından izin verilmiyor.Her taraf tel örgülerle çevrili.Bunda bir gariplik yok mu? İnsanlar burada doğmuşlarsa suçları nedir? İnsanın aklına şu geliyor.O halde ormanın bütün nimetler de benim hakkım.Ben yararlanmalıyım.Kesmek,yakmak gibi söylemlere dilim varmıyor ama fabrika bize ait olduğuna göre nimetinden bir türlü faydalanmalıyız. Ben de köyümü her ziyaretimde oksijen fabrikalarına ‘’DERYADA BİR DAMLA SU’’ misali bir katkım olsun diye yol kenarında bulunan ve her an bir hayvan tarafından yenilmesi insanlar tarafından çiğnenmesi muhtemel fidanları sökerek hatıra olsun diye eski evin bahçesine ve hiç Çam ağacının bulunmadığı Çakrak mevkiine diktim.Vay efendim meyve ağacı dikseydin,köyde çam mı yok gibi yorumlar biraz beni yordu.Üstelik meyve ağaçları da oksijen üretiyor,onlar da oksijen fabrikası ama,sonbaharda fabrika yapraklarını döküp dinlenmeye geçiyor,uykuya dalıyor.Bu fikirler şimdilik biraz abartılı gelebilir.Yerini bulması ve anlaşılması için belki on yıllara ihtiyacımız var.Slogan:EN AZ YEDİ AĞAÇ DİK,RAHAT ET.SOLUDUĞUN OKSİJENİ BEDAVA DEĞİL ALIN TERİNLE ELDE ET.HER ZAMAN DOĞADAN BEKLEME.

BİR ŞEYE ÇOK ÜZÜLÜYORUM!

Çocukluğumdaki yayla evleri etrafında yaklaşık bin yılı aşkın yaşlarıyla ulu çam ağaçları vardı. Onların yok olduğunu görünce inanın çok üzülüyorum. Gürcü, Bizans uygarlıklarını gören,Osmanlının kuruluşuna tanıklık eden, Rus işgali ve Ermeni mezalimine direnen çamlar son kırk yıl içinde bir-bir yok edildi.Hatta bu yörede bazı uygarlıkların kalıntıları üzerinde çam örtüsünün geliştiğini görebilirsiniz. Ev kalıntıları, bahçe ve ağıl duvarı kalıntıları ve içinde, sonradan bitmiş kocaman çamlar. Yaylanın karşısında bulunan ve ‘Berlik’ denilen yerde çok sayıda çam ağacı vardı. Ama beş altısı çok yaşlıydı. Koyun sürüsü buraya gelir, çamların altında gölgelenir, sağılır ve kuzu katımı yapılırdı. Ulu çam ağaçlarının her biri doğal bir şemsiyeydi. Sürüyü kanatları altına alırdı. Hayvanlar otladıktan sonra birlikte dinlenme, sağılma,kuzu katımı ve seçilmesi işlerinin yapıldığı alana ‘Berlik’ denilirdi. Koyunlar Berlik’e geldikten sonra kadınlar, kızlar kovalarını alır süt sağmaya giderdi.Sütleri sağılınca yakın bir yerde bekleyen kuzu sürüsü katılırdı. Kuzu katımında ortaya çıkan koyu kuzu seslerini bir duysanız! Her kuzu kısa zamanda o kadar kalabalık içinde kolayca annesini bulurdu. Kuzular emdikten sonra bir süre annelerinin koltuklarında yatar ve birlikte dinlenirdi Daha sonra da ‘koz.’ (Kuzuları koyunlardan ayırma işine koz denir.) Koz’da çocuklar devreye girer koz,koz …..diye bağırarak kuzuları seçerlerdi.Kuzular emdikleri ve karınları doyduktan sonra kolayca ayrılırlardı.Tabii içinden bazı muzipler çıkıp koz işini zorlaştırırdı.Evlerin arkasında da ulu bir çam ağacı vardı. Son yıllarda ‘Berlik’teki çamlar azalınca bu çamın altı ‘Berlik’ olarak kullanıldı.Düşünebiliyor musun kocaman bir sürü bir ağacın altında dinleniyor! ’Güzel Gülveren’ yazımın bir bölümünde ‘Kantarın Sırtı’na çıkın bir çam ağacına sırtınızı verin’ demiştim. Artık o çamları da göremezsiniz. Sadece bunlar mı. Diğerleri de yok edildi.Az sayıda yaşlı çamın kaldığını, son yıllarda çekilen fotoğraflardan anlıyoruz. Peki bunlar nasıl katledildi? Son yıllarda çobanlar, geceleyin dışarıda kalan sürülerini görebilmek ve kendilerine aydınlık olsun diye çamlara ateş verildiler. Teknolojinin faydaları yerine zararları da oldu.Motorlu hızarların çıkışı çamların kesilmesini kolaylaştırdı.Bir çam haftalarca yanarak çobanlara fenerlik yaptı.Ayakta yanan çamların gövde kısmı bitince ateş köklerine geçer. Toprağın içinde metrelerce uzanan kökler haftalarca yanar. Yandığını,yer yer topraktan çıkan dumanlardan anlarsınız. Çamların yok edilişinde orman idaresinin büyük ihmali var diye düşünüyorum. Yıllarca,ormanları koruyup geliştirmekle görevli orman memurlarınca halka orman sevgisi ve bilinci verilemedi. Ormanlar sevdirilemedi. Ormanların diğer yararları dışında oksijen fabrikası olduğu konusunda da çok şey anlatılmadı. Yapılan araştırmalara göre, bir insanın bir günde tükettiği oksijen miktarı ortalama yedi ağacın ürettiği oksijene bedeldir. Köye gelen bunca ‘bakım memuru’ içinde çevreci olan birini göremedim.Bakın, orman memuruna bakım memuru deniliyor. Halkı bilinçlendirme yerine sadece bakıyorlar. Çevre halkı orman idaresi demez, Orman işletmesi derler. Çünkü yıllarca ormanlara işletme gözü ile bakıldı. Sanıyorum halen de o gözle bakılıyor. Ne kadar çok keser, ne kadar çok para kazanırım düşüncesi. Çok yaşlı ulu çamlar orman idaresince korunma altına alınabilirdi, lakin alınmadı.Köy imamlarının da büyük vebalının olduğunu düşünüyorum. Köyde bulunduğum zaman zarfında bunca imam geldi, hiçbirisinden ormanların yararları,korunması ve geliştirilmesi konusunda bir hutbe duyduğumu hatırlamıyorum. Peygamber Efendimizin “Yarın, öleceğini bilsen bile ağaç dik…” ,” Kıyametin koptuğunu görsen bile, elinde yeşil dal varsa dik…”hadisleri nerede kaldı. Sanıyorum biz işin özünü bıraktık renklerle uğraşıyoruz. Bu iş camilerin dışını yeşile boyamakla olmaz. Önce Cami bahçesini, sonra çevresini ağaçlandıracaksın. Çevre kendiliğinden yeşil renge boyanmış olur, boyamaya gerek kalmaz. Peygamber efendimiz ‘yeşili’ doğa rengi olduğundan sevdiğini düşünüyorum. Köy camisinin duvarları hariç hepsi ağaçtan yapılıdır. Hatta duvarlarda da ağaç kirişler vardı. Sayın Hocalarım ağaç sevgisi için bunların hiçbiri mi fark edilmedi.

YÖREYE AİT BİR ANI; YAĞMURA TUTULMUŞTUM

Yaylalar çıkmıştı.Kağnı arabasıyla diğer eşyalarla birlikte bakkal eşyaları da götürülmüştü.Kaldığımız yayla evinin bir köşesi bakkal olarak kullanılıyordu.Biraz şeker,biraz çay, incir,üzüm,kanfet,sigara vs. bulunuyordu.Komşu God Köyünün yaylasından da alışverişe gelenler oluyordu.1970’li yıllardı.Civar ilçelere ulaşım yaya,atla ve kağnı arabası ile olurdu.Köyler de elektrik olmadığı için doğal olarak yaylalarda da yoktu.Gerçi halen yaylalara elektrik verilmemiştir. Sözüm ona bakkalda satılan mallar azalmıştı. Göle ye gitmek gerekiyordu.Çünkü Gülveren Yaylası na en yakın yer Göle’ydi.Sabah erkenden kalktım.Atı eğerleyip yola koyuldum.Atla tahminen dört saat sürüyordu.Yayladan hemen hafif bir yokuş çıktıktan sonra Hamza Gölleri’nin üstünden sık sarıçam ormanları içinden Yongalı Çukuru geçtikten sonra Güzel Yaylaya vardım.Güzel Yayla, adından da anlaşıldığı gibi çok güzel bir yayla.Çamlıalan Armışen Köyü nün Yaylası. Güzel Yayla’dan ve Kaymak Dağı’nın kuzey yamacını geçtikten sonra Göle düzlüğü gelir.Sık ve kalın gövdeli Sarıçam ormanları içinden,kuş sesleri arasında takriben on iki sularında Göle ye vardım. Atımı bir Hana çektikten sonra bir lokantaya varıp karnımı doyurdum.Göle de ufak çaplı toptancılar vardı.Sürekli alışveriş yaptığım bir toptancıya varıp;Bir çuval kıtlama şekeri,biraz çay,bisküvi,incir,kuru üzüm,sığara,kibrit ve benzerlerini aldım.Zaman kaybetmeden atı Handan alıp eşyaların yanına getirdim.Çünkü taşıma aracı attı.Şeker Çuvalını heybe gibi atın bir yanına,diğer eşyaları da diğer yanına denkleştirdim.İyice sarmaladıktan sonra dönüş yolculuğuna başladım. Saat öğleden sonra iki olmuştu.Açık ve çok güzel bir hava vardı.Önden atın gemini çekerek yola koyuldum.Aylardan Temmuz olduğu için bölgenin en güzel mevsimiydi.Ara sıra geriye dönüp atın üzerindeki eşyaların yolunda gidip gitmediğini kontrol ediyordum.İpler biraz gevşediğinde sıkıyor,yola devam ediyordum.Aşağı yukarı yol yarı olmuştu.Her şey yolundaydı.Kaymakdağı nı geçip Güzel Yayla ya yaklaşıyordum.Birdenbire hava bulutlanmaya başladı.Yarım saat geçtikten sonra gök gürleyip yağmur yağmaya başladı.Sicim gibi yağıyordu.Bu şekilde yola devam edemezdim.Çuvaldaki şeker ve diğerleri ıslanırdı.Tabir caizse bir çuval şekeri b ederdik.Etekli bir çamın altına sığındım.Dalları o kadar sıktı ki bir şemsiye gibi bizi koruyordu.Zaman ilerliyordu.Gökyüzünü kaplayan yağmur bulutları ortalığı karanlıklaştırmıştı.Bu deli düzün ortasında öyle durup bekleyemezdim.Ama yağmurda durmak bilmiyordu.O yıllarda buralar tekin yerler değildi.Hırsızların kol gezdiği yerlerdi.Hırsız korkusu,akşam olacak korkusu beni çok tedirgin etmişti.Ama bu şekilde de yola devam edemiyordum.Bir ara yağmur hafiflemeye başladı.Bunu fırsat bilip tabana kuvvet dedim.İlerleyen zaman beni yine de tedirgin ediyordu.Çünkü karanlık sık orman ağaçları arasında yolu bulmak çok zor olurdu. Neyse ki akşamın alacakaranlığına doğru Güzel Yaylaya ulaştım.İnsan sesleri, çocuk sesleri, hayvan seslerini duyunca biraz rahatlayıp kendime geldim.Daha aşağı yukarı iki kilometrelik yol vardı.Zifiri karanlıkta kuytu ormanın içinden nasıl gidebilirim,acaba yaylada kalsam mı,kimde kalsam diye düşünürken devam etmeye karar verdim. Yongalı Çukur a varınca zifiri karanlık çökmüştü. Çocukluğumda burası hakkında hiçte iyi şeyler anlatılmamıştı. Akşamları yaşlılar bir araya gelince sohbetlerinde cin,şeytan,ölü hikâyeleri anlatırlar,çocukların bunlardan nasıl etkileneceklerini hesaba katlmaları akılarından bile geçmezdi.Yongalı Çukur hakkında da bu tür çok hikâyeler çok anlatılmıştı.İşte bu ruh hali içerisinde ormanın kuyu derinliklerinde ilerliyordum.Ağaçtan düşen bir yaprak sesi veya ayak sesleri beni korkutmaya,tüylerimin diken diken olmasına yetiyordu.Neyse ki bir müddet sonra yaylanın göründüğü sırttan yayla göründü.Yaylaya vardığımda herkes yemeğini yiyip çoktan uyumuştu. Yöreyi tanımayanlara bu anı garip gelebilir.Ne yazık ki elli yıl önce yörenin gerçekleri böyleydi.Aradan geçen elli yıl çok şey değiştirmedi.Bölgeye gelen elektrik ve orman yolu dışında.

ANILAR-AĞALAR, BEYLER

Şenkaya Ortaokulunda okuyorduk.12-13 yaşlarında çocuktuk. Köye keşif heyeti gelmişti. Tam olarak hatırlamıyorum, ya Dokuz Elma (Şamkas),ya da Evbakan (Soğmun) Köyü ile olan arazi davası için gelmişti. Heyet gereken incelemelerini yaptıktan sonra İlçeye dönmeleri gerekiyordu.1960’lı yıllarda köye taşıt yolu yoktu. Ulaşım atlarla veya kağnı arabaları ile patika yollardan yapılırdı. Heyetin nasıl geldiğini bilmiyorum, ama dönüşleri için köy ihtiyar heyetince atlar ayarlanmıştı. Beyler atlarla gidecekti. Fakat atları geri getirmek için birileri gerekliydi. At sayısı kadar çocuk ayarlandı. Onlardan birisi de bendim. Bilenler bilir Gülveren (İznos)’la Şenkaya arası yaklaşık 35 km olup yol çok engebelidir. Beyler atlara bindi. Bizlerde onların arkasından yola koyulduk. Köyden Penek Gediğine kadar dik ve ormanlık bir yoldan sonra Akşar (Kosor)’a kadar dik-iniş ve taşlarla dolu patika bir yol vardır. Atlardakiler arkalarına bakmadan, bizlerin çocuk olduğumuzu düşünmeden o kocaman-güçlü bedenleriyle yollarına devam ettiler. Biz de çocuk bedenlerimizle beylerin arkasından bazen hızlı yürüyerek, bazen koşarak takip ettik. Beylerin keyifleri yerindeydi. Şakalaşıyor, keyif çatıyorlardı. O kadar uzun yolu nasıl yürüdüğümüzü bilemezsiniz. Şimdilerde anlam vermediğim, o kadar okumuş, belli bir noktaya gelmiş bu heyetin içinde hiç mi düşünceli birisi yoktu. Bu ne kadar acımasız bir davranıştı. O yaştaki çocuklara hiç mi acımadılar. Siz bu çocuk halinizle bu kadar yola dayanamazsınız, yoruldunuz, gelin birazda siz binin diyemezler miydi? Bir yazıda “Her Şey Temmuz Ve Ağustos Aylarına Bağlıdır” demiştik. İşte böyle bir İş-güç zamanında babalarımız bizim gitmemizi uygun görmüş olabilirler. Ama Beyler, bu çocukları göndermeyin diyemezler miydi? Ben bunu hala çözemedim. Bilmem siz ne dersiniz?

YÖRESEL NASRETTİN LATİF DADA’DAN FIKRALAR

Rahmetli Latif Dada yayla çayırları kır bekçisidir. Köy çobanlarının ve komşu köylerden gelip- geçen yolcuların çayırları yaymamaları için köylü tarafından tutulmuştur. Komşu Dokuzelma Köyünden Hacınaz köy çobanıdır. Latif Dada’nın sıkı uyarısına rağmen zaman zaman çayırları otlatmakta ve zarar vermektedir. Hacınaz suçunu bildiği için Latif Dada’yı görünce kaçar, lakayı ele vermek istemez. Latif Dada kıvrak bir zekâya sahiptir. Bir anını bulur ve suçlu neye uğradığını anlamadan kendi yöntemleriyle cezalandırır. Suçu olan herkesi kendisi tarafından mutlaka cezalandırılmıştır. Ama bütün bunlara rağmen hiç kimse ona düşman olmamış,onun o kıvrak zekâsı ve sevecen yapısı hiç kimseyi kırmamış ve kendisine kin tutturmamıştır. Hacınaz’ı nasıl ele geçireceğini içinden planlayan Latif Dada bir gün Yaylanın Önün’de Hacınazı görür.Hacınaz onun huyunu bildiği için yanına yaklaşmak istemez.Latif Dada atının üstünde,planını harekete geçirir.Bir ayağı ile atı dürtükleyerek atın kendisini kaçırdığı süsü verir: -Hacınaz at beni kaçırıyor. Koş atı durdur. Diye bağırır.Hacınaz “Yazık at ihtiyar adamı düşürecek” Diye mırıldanarak koşar, son bir hamle ile atın boynuna sarılır.O anda Latif Dada fırsatı değerlendirir: -Lan çayırları neden yayıyorsun. Diyerek Hacınaz’a bir sürü dayak atar. Hacınaz neye uğradığını anlayamadan kaçmaya başlar ama iş işten geçer. Bir daha çayırları yaymamak için çok dikkatli davranır. Yaymak: Otlatmak.Dada: Ağabey anlamında büyükler için yapılan hitap. “DADA-Ş” kelimesi de DADA’dan türemiştir. GEL ŞEVKETLÜM GEL Yıllar önce Hakkı Ağa Gülverenden göçer, Kırşehir’e yerleşir. Tecirekli Şevket, Hakkı Ağanın torununu istemektedir. Vermeyeceklerini anlayınca kaçırır. Aradan zaman geçer, aileler anlaşır, düğün yapılarak iş tatlıya bağlanır. Ama birisi var ki o bunu asla unutmaz, içten içe saklar. Bir müddet sonra Şevket memlekete gider. Gülverendeki akrabalarını ziyaret eder. Hakkı Ağanın Ağabeyi Latif Dada Gülverendedir. Gitmişken adetler gereði onu da ziyaret edeyim der. Latif Dadanın huyunu bildiği için haber göndererek izin ister. Latif Dada da gelsin der. Şevket, Latif Dadanın yeğðeni Selahattin’le birlikte gider. Latif Dada evinde, her zaman olduğu gibi Pekede oturmakta, Hızekyolundaki tarlasnı seyretmektedir. Şevket içeri girer. Latif Dadanın elini öpmek için yönelir. Latif Dada her zaman olduğu gibi kendine has tavrı ve kıvrak zekâsını kullanarak sağ eli yerine sol elini uzatır. Şevket olayın farkında değildir. Onun heybeti karşısında nutku tutuluri. Latif Dada:— Gel Şevketlüm, gel diyerek sol elini uzatır. Şevket sol elini öperken: — Ulan Hakkı’ya Liyor çeken sen misin? Diyerek sağ eliyle Şevket’in yanağına bir şamar indirir. Şevket yerinde titrer, sallanır ama düşmez.Şapkası fırlayıp soba üzerinde kaynamakta olan sütün içine düşer. Neye uğradığını anlayamadan ve arkasına bakmadan sineklenmiş gibi kaçmaya başlar. Soluğu geldiği yerde alır. Not: Fıkrada adı geçenlerden ebediyete intikal edenlere Allahtan rahmet dilerim, yakınlarının ve hayatta olanların hoşgörüsünü beklerim. Liyor:Tanbanca Hizekyolu: Bir semt adı. Peke:Seki. Erzurum-Şenkaya-Gülveren (İznos) Köyünde yöreye has her türlü doğal çiçek yetişir.Yörede çiçeklerin genel adına gül denildiğinden Gülveren;Her türlü doğal çiçegin yetiştiği yer anlamına gelmektedir.Yöre halkı “Dadaştır”.Keza site “Dadaşlar ve Güller Diyarı “adını buradan almıştır.İznos kelimesi Hırvatça’dır.Birçok anlamı vardır.İşte onlardan bazıları;Gelir,varidat,kazanç vs. Gülveren köy- Şenkaya (Akşar bucağı) – Erzurum-1928 K: İznos [ Erm yeznots “sığırlık” ] R1889 RAl: Yeznadzor [ Erm yeznatsor “sığırdere” ] ■ 20. yy başında Kürd yerleşimi. Şimdi Türkmen (Karakeçili) yerleşimi (İndex Anatoluces).

ŞENKAYA YÖRESİNDE HER ŞEY TEMMUZ VE AĞUSTOS AYLARINA BAĞLI

 İklimi nedeniyle çiftçilik,hayvancılık ve orman işçiliği ile geçimini sağlayan Şenkaya yöresinin yüksek dağ köylerinde her şey Temmuz ve Ağustos aylarına bağlıdır.Konu ile ilgili olarak bütün köylerine örnek teşkil edecek bir köyünden,Gülveren köyünden bahsedeceğim. Gülveren Yaylasından doğan Çay önce batı, sonra kıvrılarak güney ve doğuya yönelip bir yay çizdikten sonra tekrar güneye akarak, Penek Çayına karışır. Köy, çay’ın (burada çay vadide akan suyun yöresel adıdır) aktığı vadinin tabanında oluşan şerit biçiminde, zaman zaman genişleyip, zaman zaman daralan vadinin ortasında kurulmuştur. Vadinin doğu-batı kuzeyinde Dağ (buradaki yükseltinin adına “Dağ “ denir),güneyinde Erdavut Dağı bulunur. Erdavut dağının yamaçları ile Dağ’ın yüksek yamaçları sık sarıçam ormanları ile kaplıdır. Dereler dik yamaçlardan vadiye iner. Vadi şeridinde bulunan düzlükle ve dik güney yamaçlarda bulunan ziraata elverişli arazilerin ekim ve dikimi köy halkının geçimini sağlar. Bir benzetme yaparsak, yama çiminde tarlalar ve çayırlar vardır. Yaklaşık 60 hanelik köyde hane başına ortalama 10–20 dönüm arazi düşer. Tarlalara buğday ve arpa ekilir. Tarlaya uygun olmayan yerler çayıra bırakılmıştır. Çayırlardaki otlar biçilerek samanlıklara doldurulur veya samanlıkların üzerine yığılarak kışın hayvanlara yedirilir. Köye yakın tarlaların bazıları bostan (bostan burada sebze ekilen yerleri genel adıdır) yapılır. Bostanlarda patates, fasulye, mısır ve turp yetiştirilir. Gülveren’in patatesi meşhurdur. Suni gübre kullanılmadan organik olarak yetiştirilen patatesin yenilmesine doyum olmaz. Her şey Temmuz ve Ağustos aylarına bağlıdır. Halkın başka geçim kaynağı olmadığından iki ayda kazandığı ile ailesini bir yıl geçindirmek zorundadır. Bu iki ayda hasatlar yapılır. İnsanlar, programlanmış bir makine gibi çalışmak zorundadır. Yarım saatlik bir zaman diliminin bile önemi vardır. Temmuz ayında çayırların biçilmesine başlanır. Önce köydeki kıraç yerlerdeki otlar biçildikten sonra sıra yayladaki çayırların biçimine gelir. Yayladaki; Yaylanın önü, Sarıçayır, Yusuf’un Kurunu ve Sosan Çayırı köyün ortak malıdır. Çayırların biçilmesine başlamadan bir gün önce bekçi çayırların biçileceğini duyurur.Her hane halkından bir kişi gelmek zorundadır.Genelde gençler ve bazen de çocuklar gelir.Her hane halkından birer kişi çayırların bölünmesi için paylaştırılır.Diyelim ki on kişi Yaylanın Önü Çayır’ın bölünmesi için görevlendirildi. Tırpan ve iplerle çayır başına gelinir.İki kişi ipin ucundan tutar,ip gerginleştirilir,ipi tutanların arkasına birer tırpancı geçer,ipçiler çayırı enlemesine doğru yürürken tırpancılar arkasında otları tırpanlayarak sınırlar belirlenerek, hane sayısı kadar dilimlere ayrılır.Bu dilimlere “SEHİM” denir.Doğal olarak çayırın bazı yerleri sık,bazı yerleri seyrek otludur.Herkese eşit miktarda ot çıksın diye ipçiler “sehimin” genişliğini ipi kısaltıp uzatarak ayarlarlar.Sehimleme işi bittikten sonra kura çeçimi yapılır,kime kaç sayılı sehim’in düştüğü belirlenerek bir kâğıda yazılır.Ben de öğrenciliğim döneminde ve yaz tatillerinde yaylada bulunurdum.Okumuş yazmış birisi olarak düşünülerek bir iltifat olsun diye beni ya ipçi yaparlar ya da kura çekimi ve yazma işlerini verirlerdi.Sırası gelmişken burada belirtmeden geçemem.Köy halkı okuma-yazmaya büyük önem verirdi.Okuyan kişilere de çok değer verirlerdi.Sehim işi bittikten sonra herkes kaç numaralı sehim’i biçeceğini öğrenerek, hemen biçmeye başlar. Biçmeye bir an önce başlamalıdır.Çünkü herkes bir an önce “sehimlerini” biçip taşımak ister,biçilen ve toplanan çayıra köyün hayvan sürüleri girip, biçilmemiş olanlara zarar vermiş olabilir. Ya da “sehim’i” ortada kaybolabilir. Önce Yaylanın Önü, arkasından Yusuf’un Kurunu,Sarıçayır ve sonunda Sosan (Susam) Çayırı biçilir.Çayırların biçilmesi ve toplanması her ne kadar yorucu ise de çok eğlencelidir.Bir panayır havasında geçer.Sehimlerin başında çaylar demlenir,evlerden getirilen katmer ve ketelerle karınlar doyurulur.Komşu sehimleri biçenler birbirlerine ikramlarda bulunurlar.Tatlı bir rekabet vardır.Geç kalmamak,diğerlerine mahcup olmamak için herkes var kuvvetiyle sehimlerini biçer.Sehimler biçilirken tatlı espriler,sakalaşmalar bazen de atışmalar yapılır.Bu güzelliği anlamak için yaşamak lazım…..

SİMİZAR

1948 de,Şenkaya’nın Gülveren Yaylasında yaşanan hüzünlü ve talihsiz bir olay.Olayın üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen unutulmamış, halkın bilincine yerleşmiştir.Buradaki maksat, hüzünlü bir olayı hatırlatıp insanları üzmek değil,ebedileşen bir hikâye ve ağıtını yeni kuşaklara aktarmaktır.

SİMİZAR

Simizar, Şenkaya’nın (Doğanköy) Eğitkom köyünde doğar, Gülveren Köyüne gelin gelir.Tozi adındaki gençle evlenir, Zahide isminde kızları olur.Yayla zamanı gelince, herkes gibi onlarda yaylaya çıkarlar.Çayır biçme zamanı gelir. Yaylaya epey uzakta bulunan Kılıçboğazı Çayırı biçilmektedir.Bir taraftan erkekler çayırları biçerken,diğer taraftan kadınlar ve çocuklar kuruyan otları toplar, yığın haline getirirler. Simizar,sabahleyin erkenden kalkar,ev işlerini gördükten sonra, eşi Tozi ile birlikte Kılıçboğazı Çayırına gider.Tozi Dayı çayır biçerken Simizar Hala da kuruyan otları toplar.Çok çalışkan bir kadın olduğu söylenir.O gün de çok çalışır.Akşam yaklaşır.Çocukları Zahide yaylada anneannesinin yanındadır.Akşam olunca yaylaya mal-davar gelir.Onların toplanması gerekir.Tozi dayı Simizar halaya erken gitmesini,kızları Zahide’ye bakmasını,mal-davarı toplamasınısöyler.Bunların bir deli (huysuz) atları vardır. Simizar ata biner,tek başına yola düşer.Ormanların içinden Eşrefin Boğazı’nı geçtikten sonra, Sarı Çayıra varır.Orada hava ansızın kararır,anlatıldığına göre şiddetli bir yağmur yağmaya ve şimşekler çakmaya başlar. At,çakan şimşekten parlar. Simizar geme hakim olamaz.At Simizar’ı kaçırır.Bir ayağı üzengiden çıkar,diğeri üzengide kalır.Eşek Meydanı düzlüğünde at iyice hızlanır,düşen ve bir ayağı üzengide kalan ve arkadan sürüklenen Simizar taşlara çarparak yoluna devam eder.Ta ki Yusufun Kurunu çayırının çeperine kadar.At çeperden atlarken Simizar odunlara takılarak oracıkta kalır.At biraz ilerde durur.Yusuf’un Kurunu çayırından gelenler olayı uzaktan görür ve o tarafa doğru koşarlar. Kılıçboğazı Çayırı’ından gelenler de (bunların içinde Tozi Dayı da vardır) ilerde bir şeylerin olduğunu görüp, onlar da o tarafa doğru koşarlar.Birde ne görsünler? Simizar odunların arasında can vermektedir. Genç yaşta ve feci bir şekilde olan bu ölüm olayı, köy ve yöre halını derinden yaralar.. Aşık Mevlüt İhsani o tarihlerde köye gelir.Bu olay anlatılır.Mevlüt İhsani, Kürsüne Köyüne gitmekte olduğunu,orada bir ağıt yazıp Nazım Altaş’a göndereceğini söyler. Öyle de yapar.Aşağıdaki ağıtı yazar ve gönderir.Bu ağıtın derlenen kıtaları aşağıda nakledilmektedir.Tamamını bilen Nazım Altaş çok yaşlı ve unutkan olduğundan diğer kıtalarını hatırlamamıştır.

SİMİZAR AĞIDI

Hey ağalar bakın bu dünyanın haline

Kimseyi bırakmaz gide kendi yoluna.

Neler geldi İznos köylü geline.

Ne karaymış kaderlerin

Simizar.

Akşam oldu eve döndün biçinden. Eve erken gelem dedin ikisinden üçünden. Ben ayrıldım eş ahbabın içinden Ne karaymış kaderlerin Simizar.

♣ Ağ alnımda gülmeyecek yazım var.

Vücudumda sağ yerim yok çizim var.

Uyan bu gafletten körpe kuzun var.

Yetmeden döküldü bağrı Simizar.

Kınalayın tabutumun dalını. Soldurmayın yeşilimi alımı.

Tozi nettin allı pullu gelini.

Derin derde düştü yerin Simizar.

Şimşek çaktı hava birden bozuldu.

Gelin attan düştü diye sezildi. Vücudumda sağ yer yoktur ezildi. İ

İnler idi derin derin Simizar.

Yığılın ahbaplar gelin toyuma Dutun kefenimi biçin boyuma. Haber edin şimdi kendi köyüne. Şimdi gelir atan anan biraderin Simizar.

48 senede toyum tutuldu.

Sefil annem cenazeme atıldı. Gelin attan düştü diye sezildi.

Bir murat alamadım ona yanarım.

Âşık Mevlit İhsanı 

.

YÖRENİN (GÜLVEREN’İN ) GÖZE’LERİ

Şenkaya yöresinde dağ eteklerinden çıkan birçok kaynak suyu (göze) bulunur.Hele Şenkaya’nın Doğusundan başlayıp, Allahuekber Dağ silsilesinin Kuzeyinden, önce doğuya Karınca ormanlarına, sonra batıya ve daha sonra Bülbülen Dağlarına kadar uzanan orman kuşağındaki gözeler yok mu, suları bir bambaşkadır, buzdolabından çıkmış gibi soğuk ve çok ünlüdür.Burada, bu kuşak içinde yer alan Gülveren yöresinin gözelerinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Çoruh Nehrinin kollarından biri olan Penek Çayının birkaç kolu vardır.Bu kollardan biri Gülveren Yaylası ve Eşek Meydanı Mevkiinin batısındaki Yusuf’un Kurunu’ndan doğar, Gülveren Vadisindeki derelerle beslenip, önce doğuya sonra güneye ve daha sonra Türkün Bağlarından batıya kıvrılarak Penek Çayına karışır.Eşek Meydanı Mevkii aynı zamanda iki nehrin doğduğu noktadır.Aynı buluttan düşen yağmur suları iki ayrı nehre karışır.Sarı Çayır’a düşen yağmur suları ve kaynak suları Kura çayına karışarak Hazar Deniz’ine dökülürken, Yusun Kurunundaki sular Çoruh Nehrine karışarak Karadeniz’e dökülür. Gülveren Vadisinde birçok dere vardır. Bu derelerde birçok göze bulunur.Bu gözelerden fışkıran sular vadinin ve oradaki canlıların hayat kaynağıdır.Hele dört göze vardır ki köyde yaşayanlar için çok önemlidir.Cengo,Haftamal,Öte-Geçe ve Yatık Kod gözeleri. Cengo Penek yolu girişinde, Haftamal ise köyün içindedir.Yani köy, bu çeşmenin etrafında kurulmuştur.Köyün içinden akan derenin karşısı ‘Öte-Geçe’ diye anılır.Eski Caminin hemen altında,dere kenarından doğar.Suyundan güzel çay olur.Çay suyunu hep o gözeden getirirdik.Cengo ve Haftamal gözeleri esrarengiz bir şekilde, ilkbaharın belirli bir gününde ansızın akar,sonbaharda ise ansızın kurur.Şu anda aktığı ve kuruduğu tarihleri tam olarak bilmiyorum. Gözelerin, ilginç bir şekilde, ansızın akma ve yine ansızın kesilmesinin sırrı bir türlü çözülememiştir.Bunu merak edenler suyun akacağı günlerde çeşme başında nöbet tutmalarına rağmen bir türlü suyun ilk aktığı anı görememişler. Bu konuda yaptığım araştırmalar şunu gösteriyor; Erdavut Dağının kuzey yamacı sık sarıçam ormanları ile örtülüdür.Yamacın bitiminde köy kurulmuştur. Orman örtüsü kaplamadan önceki çağlarda dik yamaçlardan kopan kaya ve taş parçaları,molozlar ve kumlar doğal bir çukur olan Peyler mevkiinde yığılmışlar.İklim değişikliği neticesinde bu birikintilerin üzeri toprak tabakası ve orman örtüsüyle kaplanmış,yağan yağmur ve kar suları sızarak birikintilerin içinde buz kütlesi oluşturmuştur.İlkbahar’da havaların buz kütlesini eritecek kadar ısınmasıyla buzlar aniden erimekte ve oluşan sular Cengo ve Haftamal’dan akmaktadır.Sonbaharda ise erime durduğunda sular kesilmektedir. Yatık Kod gözesi köyün altındadır.Suyu Temmuz ve Ağustos aylarında bile buzdolabından çıkmış gibidir.İçerken dikkatli olunuz.Elinizi başınıza koyunuz.Yoksa çok soğuk su sizi hasta edebilir.Yaz aylarına denk gelen ramazanlarda akşamüzeri eline güğümünü alan Yatık God’un yolunu tutardı.İyi bir piknik ve mesire yeridir.Burada cağ kebabı yemenin ayrı bir zevki vardır.Göze başında Sarıçam ve orman kavakları gölgesi altında bir ateş tutturunuz.Korkmayın orman yangını çıkmaz.Etrafta yangın çıkaracak bir ortam yoktur.Kurumuş kavlı çam dallarını tercih ediniz.Bud gibi çıra bulup tutuşturunuz.Reçinesi bol çamlar kuruduğunda ‘bud’ gibi kırmızı çıra olur.Onun için yöre halkı en iyi çıraya ‘bud’ gibi der.Şişi hazırlayıp ateşe koyduktan sonra birde çay demleyiniz,kebap kızarırken çimenler üzerinde sohbetinize devam edebilirsiniz.Yinede tedbiri elden bırakmayın.Ateş kalıntılarını,közleri söndürmeyi unutmayın.