Önsöz

SİTE ADINI NEREDEN ALIYOR?

Köy halkı dadaştır.Yörede her türlü doğal çiçek yetişir.Gül denince her ne kadar Isparta akla gelirse Erzurum yöresinde bütün çiçeklerin genel adı güldür.Burada kastedilen işte budur. İlkbahar ve yazın adeta çiçek cennetine dönüşür.Cumhuriyetle birlikte köy adları değişirken, ilkbaharda köye gelen görevli köyü bir çiçek cenneti gibi görünce eski adı (kırk yıllık Rus yönetiminde) gelir,varidat kazanç anlamlarına gelen İznos olan köy adını Gülveren olarak kaydeder.Öğrenilen bilgilere göre Osmanlı döneminde de adı Güller Pınarı olduğu söyleniyor

EKŞİ ELMALAR (ÇOCUKLUĞUMDAN HATIRALAR)

Siz hiç, saman içinde olgunlaştırılmış ekşi elma, yaban armudu (banda) yediniz mi, veya bir sonbahar günü, İznos Vadisi’ndeki ekşi elmaların, bandaların yakınından geçtiniz mi? Ağaç altına dökülmüş ekşi elmaların, o sihirli kokusu sizi de sarhoş edip kendinizden geçirdi mi?. Küçük Yayla sırtlarından bakmaya doyamadığım İznos vadisinin, Boğazdere’nin, Eşek Meydanı’nın sihirli, fantastik bir dünya olduğunu düşünürdüm.. Erdavut ve Uzun Güney Kafdağı, İznos Vadisi Kafdağı’nın ötesiydi benim gözümde, Pamuk Prenses’in, Külkedisi’nin, Peter Pan’ın, devlerin, cücelerin, Zümrüdü Anka’ların ülkesiydi.. Arada bir vadiye indiğimde, bir ekşi elma ağacının beni kendisine doğu çektiğini hisseder ve daha ne olduğunu anlamadan kendimi o ağacın altında bulurdum.. Kim bilir, belki de ekşi elma kokularıydı, İznos Vadisi’ni benim gözümde düşler diyarına çeviren.. Evet, çilekler, böğürtlenler, meşe gagaları, keçi südükleri ve daha onlarca orman meyvesi de, insanın aklını başından alacak ölçüde güzel kokardı, lakin hiç birisi, ekşi elmaların o kesif çürük kokuları kadar insanı kendinden geçirip, derinden sarsmazdı, etikilemezdi.. Temmuz sonlarından itibaren dallarından dökülmeye başlayan ekşi elmalar, eylül ayına gelindiğinde, kalınca bir örtü halinde fermantasyon sürecini tamamlamış olur.. Fransız parfüm sanayinin asla taklit edemeyeceği o sihirli kokular tam da bu ayda ortaya çıkar.. Sanki ilahi bir sır vardı o kokularda.. Kendilerine bade içirilip maşuklarının gösterildiğini, aşıklık verildiğini, aşık olduklarını söyleyenlerin, bir sonbahar günü bir ekşi elma ağacının altında uyuya kalıp, o sihirli kokuları bade niyetine içtiklerini ve kendilerinden geçip, iflah olmaz bir aşka düştüklerini düşünürüm.. Ki mesela bu fakirin maşuku, marifet ve sanat olsa gerek.. Selahattin Abi ve Ayhan’ın Rahmetli babaları Mirza Dayı mesela; onun o derviş halleri, başka bir alemdeymiş hissi veren gülümsemeleri, derin bakışları, barışseverliği, sakinliği, kerametleri; kendisine hem mürşid hem maşuk olan doğanın o sihirli güzelliğinden ya da dağ meyvelerinin o efsunlu kokularından geliyor olabilir mi? Mirza Dayı’nın gülen yüzünün dünyaya dönük olduğunu ve fakat gizli dünyasında, ilahi alemin sırlarıyla hemhal bir dervişin yaşadığını düşünürdüm.. Bade denilen şey, ekşi elma kokusudur belki de, güzellikleri kana-kana içmektir…. Vakıa şu ki, rahmetli Mirza Dayı’mız mürşidini bulmuş, badeyi içmiş ve aşk denilen o çetin kapıdan geçmiştir!.. Her şey, çocukluğumda yaşadığım gerçek üstü hayallerden ibaretti belki de.. Boş bir hayalin peşindeyimdir.. O ahşap ve dik çatılı evlerin güzelleştirdiği masallar diyarını, çirkin beton ve hayasız sac istila etmiş, insanlar bir-bir gurbetin yolunu tutmuşlardır, artık ne Soğmun eski Soğmun, ne de İznos eski İznos’dur. İyi adamlar iyi atlara binip gitmiştir.. O elmaların tadı, kokusu orada kalmış, kuşlar öteceği kadar ötmüş, doğa bize göstereceği ne varsa göstermiştir.. Hulasa şu ki, inek ölmüş, hab kapanmıştır.. Anka’yı vurmuşlardır, Kafdağı’nın sihri bozulmuş ve güzel olan her şey sona ermiştir.. Ve ne aşk kalmıştır, ne aşık, ne de maşuk!

GÜZEL GÜLVEREN YAZISINDAN BİR BÖLÜM

…Siz hiç Ağustos ayında ikindiye doğru Kantarın Sırtından (Gülveren Yaylasında bir mevki) çevreyi seyrettiniz mi? Neler hissettiniz? Gülveren Yaylasında,yayla evlerinin hemen yukarısında iki ufak tepenin arasında bulunan bir sırt.Buranın doğusuna doğru bir dere ve batısına doğruda geniş tabanlı bir vadi uzanır.Bu vadinin düzlüğünde yayla kurulmuştur.Her iki vadinin suları değişik yönlere akmasına rağmen Çağsor Köyü’nde birleşerek Penek Çayı’na karışır.Burası iki vadinin sırt noktası olduğundan yöre halkı tarafından Kantarın Sırtı olarak adlandırılmıştır.Kantarın Sırtına çıkın,önünüzü güneye dönerek bir çam ağacına sırtınızı verin ve çevreyi seyredin.Görülen manzaraların anlatılmasına kelimeler bile yetmez.Solunuza (Doğuya ) bakın ,ormanla dolu vadi aşağılara doğru uzanmakta ,karşıda uzaklarda Allahuekber Dağları’nın karlı zirvesi görülmektedir. Allahuekber Dağları’ndaki vadiler ve diğer vadiler aşağılarda birleşerek bir çanak oluşturur.Bu çanağın içi orman okyanusunu andırır.Yeşilin her tonunu görebilirisiniz.Karşıda, uzaklarda buğulu orman ,biraz ilerisinde buğunun değişik tonlarını görürsünüz.Bu bir sis değildir.Nem de değildir.Temiz ve bol oksijenli havanın oluşturduğu bir oluşumdur.Baktıkça büyülenir,dalar gidersiniz!.Şair olsanız, dizelerinize bunları nasılda dökerdiniz.Batıya bakarsanız Güneşin altında ,Uzun Güney ile Tecirek Yaylası arasında bulunan Gedikten ta uzakları, Artvin’in sivri tepelerini zorda olsa görürsünüz.Manzara muhteşemdir.Bunlar bazılarına anlam ifade etmeyebilir.Ama bir Doğa ve orman tutkunu iseniz size çok şeyler anlatır. Selahattin Altaş Emekli Eğitim Müfettişi

Önsöz” için 2 yorum

  • 1 Ocak 2020 tarihinde, saat 11:35
    Permalink

    Ağzına diline sağlık gönlüne sağlık güzel anlatmışsın kalpten. okuyunca orada hissettim

    Yanıtla
    • 1 Ocak 2020 tarihinde, saat 19:33
      Permalink

      Teşekkür ederim Kemal Bey.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir